06.10.2018 14:39

MİLLETİN ÖNÜNDE BAŞKA, MECLİS'TE BAŞKA KONUŞMASINLAR.

Genel Başkanımız Mustafa Destici, "Hedef 2019 Yerel Seçimler" programında konuştu.

 ‘Hedef 2019 Yerel Seçimler’ programında konuşan Genel Başkanımız Mustafa Destici, ülke ve dünya gündemini değerlendirdi.

 Belli suçlarla ilgili idam cezası teklifini 1 Ekim itibariyle hazırladıkları anayasa değişiklik metnini TBMM'de düzenlenen basın toplantısı ile duyurarak destek istediklerini anımsatan Genel Başkanımız Mustafa Destici, "HDP dışında TBMM'de grubu bulunan siyasi partileri ziyaret ederek onların da desteğini istedik. Diğer temsil edilen siyasi partilerle de görüşeceğiz. Anayasa değişikliği teklifi için 200 imza gerekiyor. 200 imzanın tamamlanacağını inanıyoruz. Parti olarak siyasi suçlar için asla idam cezasının geri getirilmesini savunmadık, savunmayız. Bunun bedelini en ağır ödemiş siyasi parti temsilcileriyiz. Sapık ve caniler için bir de sonu ölümle biten fiili terör suçunu işleyen hain teröristler ve azmettirenler için. Bunlara karşı olan varsa çıksın açıkça söylesin. Herkes net olsun. Biz iki suç için istiyoruz. Milletin önünde başka Meclis'te başka konuşmasınlar. TBMM'de yeterli imzayı bulamazsak tekrar halkımıza gideceğiz. Bu iki suç için idam cezası gelene kadar çalışmalarımız devam edecek" dedi.

İDAM

  Malumunuz İdam ile alakalı yasa teklifimizi Meclise sunduk. Direkt bizi ilgilendiren ve Büyük Birlik Partisi’nin meclis performansı içinde değerlendirilebilecek olan bu hamlemizle; Cinsel istismar, saldırı ve tecavüz suçları ile bireysel ya da örgütlü terör eylemleri sonucunda ortaya çıkmış öldürme/katl suçları için yeniden idam cezasının getirilmesi için devreye girdik… 

Defalarca tekrarladık. Yine tekrar edelim: Caydırıcılık suç ve suçluyla mücadelede önemli bir hedeftir. Lakin ceza kanunlarımız bu misyonunu yeterince ve layıkıyla ifa edemediği ortada…  Gerek suç oranları gerekse cezaevi doluluk oranları cumhuriyet tarihimizin en yüksek seviyelerine ulaşmış durumda…

Biz bu yüzden idam cezasına, salt bir ‘caydırıcılık’ olarak değil de, salt bir ‘cezalandırma’ olarak bakmak gerektiğini düşünüyoruz. Bu son derece önemlidir. Hukukun ve adaletin asli gayesidir  "Caydırma ve ıslah" değildir. Caydırma çok mühimdir lakin adaletin asıl gayesi "ceza" dır.

Eğer teklifimiz kabul edilirse, İdam cezasının tekrar ceza kanunlarımıza geri gelmesiyle bu boşluk dolacak ve ceza kanunlarında asıl fonksiyon icra edecek olan eksik parça yerine oturacaktır.

TEKLİFİMİZ ORTADADIR

Bizim teklifimiz ortadadır. Hangi suçları kapsadığı da nettir. Kamuoyunda “Acaba ileride bu idam kapsamına giren suç alanları genişletilebilir mi?” kaygısını suni olarak köpürtenler var…

  Açıkça ifade edeyim… Haksız idam cezalarıyla siyasi mahkûmların idam edildiği günleri yaşayan bir siyasi gelenekten geliyoruz. Gerek içinde bulunduğumuz milliyetçi camia, gerekse sol camia bu konuda muazzam mağduriyetlere uğratıldı geçmişte...

Bu yüzden bu konuda en hassas parti ve siyasi yapı biziz… Teklif ettiğimiz idam cezasına konu olan suçlar kamuoyunda geniş mutabakata sahip suçlardır. Bir daha tekrarlıyorum: teklifimizdeki suç yelpazesini genişletmeye çalışanlar ilk olarak Büyük Birlik Partisi’ni karşılarında bulurlar!

Bu suni hamleler aynı zamanda meseleyi sulandırmak anlamına gelir. Büyük Birlik Partisi olarak bu istikametteki suiistimallere karşı da azami derecede hassas olduğumuzun altını kalın bir şekilde tekrar çiziyoruz.”

İDAM KARŞITLARI

Bakın! Şimdi sizlere çok iddialı bir öngörüde bulunacağım: Öyle ya da böyle, mutlaka ama mutlaka idam cezası “adalete olan güveni tam olarak sağlamak” amacıyla ceza kanunumuza girecek!

Hani idam karşıtları her üç lafından birinde ölüm cezasını kaldıran ülkeler safına yenileri ekliyor ya… İşte… Bugünlerde dünyada artan suç oranları, yeni suç şekilleri, cezaların suçluyu ıslah etme ve topluma kazandırma yönünün etkisini kaybettiği iddiaları, ceza kanunlarında idamı kaldıran gelişmiş ülkelerin gündemini yeniden işgal etmeye başladı.

Daha da iddialı bir şey söyleyeyim… Şu anda suçu sabit olup hüküm yemiş olanın mağdur ettiklerinden daha çok itibar gördüğü sözde hümanist çevrelerin sıkça referans gösterdikleri idam cezası uygulamayan kıta Avrupa’sı var ya… İşte bu kıta Avrupası bile, gün gelecek idam cezasını cârî ceza kanunları içerisine koymak zorunda kalacak!

AF

Gündemin diğer önemli konularından birisi de Af Teklifi ve bu teklif etrafında gelişen tartışmalardır. Bu hususta da naçizane görüşlerimizi sizinle paylaşmak istiyorum…

Bildiğiniz üzere, meşruluğu konusunda uzun münakaşalara yer vermiş bulunan af uygulamaları, genellikle siyasi mülâhazaların hâkim bulunduğu bir tasarruftur. Biz hem bu nedenle hem de kapsamı itibariyle bu af taslağına tereddütlü yaklaşıyoruz.

Devletin “Af” yetkisini kullanması, yani suçluları cezalandırmak hakkından feragat etmesi, ancak çok ama çok zaruri hallerde meşrû görülebilir. Eğer bir devlet, böyle esaslı bir hakkından yani ceza adaletinin sert genellemelerinden vazgeçiyorsa yahut esnetiyorsa, bunun gerekçelerini kamuoyuna net bir şekilde izah etmekle yükümlüdür.

Lakin hangi zaruretlerin bu af uygulamasını gerekli kıldığına dair hususlarda bilgi eksikliğine sahibiz. İleri sürülen gerekçelerde, açık söyleyeyim, tıpkı kamuoyu vicdanı gibi bizlerinde vicdanını ve aklını tatmin etmemiştir.

KADER MAHKUMU

 “Kader mahkûmu” tanımlamalarıyla meşrûiyet ve rıza üretilmeye çalışılması ayrı bir konu… Bizce önemli olan af veya af kapsamında değerlendirilecek uygulamalar… Bu teklifinde, kervan yolda düzülür hesabı tıpkı Rahşan Affı olarak nitelenen af uygulamasında olduğu gibi içeriğinin genişlemeyeceğinin garantisi yok.

“Uçu açık” hukuk metinleriyle devreye sokulacak bu tür uygulamalar sadece hukuk tekniği açısından ciddi eleştirileri ve kuşkuları hak etmekle kalmıyor, bilhassa hüküm giymiş mahkûmların mağdur ettiği çevreleri yani ateşin düştüğü ocakları da rencide ediyor.

"Kader mahkûmu” olarak nitelendirilen kesimin mağdur ettiği insanların yaşadığı maddi ve manevi kayıplar maalesef bu süreçte umursanmıyor!

KAMU DÜZENİ İHLALLERİNE YOL AÇABİLİR

Tehdit ve tehlike algılamalarının ciddi seviyelere eriştiği, ülkemizin dış müdahalelere açık hâle geldiği, üstüne üstlük yaşanan ekonomik krizin yönetilmesinde güçlükler yaşandığı ülkemiz şartlarında, üstüne üstlük “af uygulamasının popülist hamlelerle gündeme sokulduğu” iddialarının ayyuka çıktığı bir süreçte, af ve af kapsamında değerlendirilecek sair uygulamalar, ciddi “Kamu Düzeni” ihlallerine yol açabilir.

En önemlisi, varlık sebebi milletin hukuku, güvenliği, huzuru ve esenliği olan “Kamu Kudreti” halk indinde itibar kaybeder!

Her türlü siyasi popülizme ve suiistimale kapı aralayan “Nasıl olsa af çıkarma yetkisi, TBMM’nin elindedir. Hâliyle siyasi bir gücün tekelinde olan bu yetkinin, siyasi düşünceler ile kullanılması doğal kabul edilebilir” anlayışının ortadan kaldırılması gerekiyor.

Bizce bununda tek yolu vardır: İvedilikle, Türk Ceza Hukuku’nda adil ve evrensel kriterlerde yeni bir “ a f ” tanımı yapılmalıdır.

EKONOMİ

Gündemin cari konularından birisi de ekonomi bildiğiniz gibi… Şu anda ekonomik bir kriz yaşandığı vakıadır.

Bu krizin nedenleri arasında zamanında el atılıp düzeltilmeyip halının altına süpürülerek günü kurtaran politikaların neden olduğu yapısal sorunlarda var, vatandaş ve üretim endeksli mali reformların bu zamana dek hayata geçirilmemesi de var, dış mihrakların hasmane ekonomik müdahaleleri de var… 

Bu noktada çok fazla makro ekonomik yorumlar ve teknik değerlendirmeler yapacak değilim… Lakin bu noktada sadece vatandaş endeksli bazı düşüncelerimizi sizin aracılığınızla paylaşmak istiyorum…

Şu anda milletvekili sıfatıyla vatandaşlarımız arasında eskisinden daha fazla dolaşıyoruz… Vatandaşlarımızın dertlerini ve sorunlarını dinlerken en fazla dillendirilen sorunu öne çıkarıp bunun üzerine birkaç kelam etmek istiyorum…

Halkın içerisinde olan bir muhalefet partisi olarak karşımıza çıkan tablo iyi değil… En fazla şikâyet elden husus gelir-gider noktasında… Gelir gider dengesi alt-üst olmuş durumdadır. Tabir caiz ise ayak uzun, yorgan kısa kalmıştır!

Girişimci küçülmeden, ya da iflas etmeden durumu kurtarmanın derdine düşmüş durumda… Maaşlı kesimin maaşları ise bizzat devletin bir kurumu olan TUİK’in açıkladığı açlık sınırının altında. Kredi kartı kullanmadan ay geçirebilen, çekleri yazılmayan KOBİ neredeyse kalmadı... Bankaya borçsuz vatandaş sayısı çok az… Üstüne üstlük, koyulan zamlar ve artan “dolaylı” vergiler de cabası…

VATANDAŞIMIZ TIPKI DEVLETİMİZ GİBİ YAŞAM ÇARKINI BORÇLANARAK ÇEVİRMEKTEDİR.

En önemli tespitimiz şu: Şu anda, vatandaşlarımız tıpkı devletimiz gibi yaşam çarkını borçlanarak çevirmektedir! Bu durum şu anki en temel ve en reel ekonomik tablodur.

Devlet acilen bu konuda tedbirlerini arttırmalıdır. Aksi halde, yarın bir gün borçlu olan vatandaşlarımızla bankalar arasında çok ciddi sıkıntılar yaşanacaktır. Siyasi iktidar, şu anki mevcut ekonomik sisteminin en önemli saç ayağı olan bankacılık sisteminin “tefeci” mantığıyla işletilmeye başlanmasına mani olacak tedbirler almalıdır.

Hatırlarsanız, 2001 krizi mali disiplin ve bankacılık kriziydi. Yapısal reformlarla, regülâsyonlarla, neo-liberal politikalarla filan düzeltilmeye çalışıldı… Lakin kazın ayağı bu sefer öyle değil.

Yine vatandaş merkezli olarak söylüyorum; kısa vadede yapılacak ilk iş;

Krizden çıkış yolları önerilirken toplumun en güvencesiz, en zayıf kesimlerini en az zarara uğratacak tedbirler devreye sokulmalıdır.

Zamana yayılan, tüketim üzerinden alınan vergilerin vergi gelirleri içindeki oranını düşürecek, üst gelirlilerin ve kurumların vergi yükünü artıracak bir vergi reformu hayata geçirilmelidir.

DEVLET ALDIĞI TASARRUF TEDBİRLERİYLE VATANDAŞA ÖRNEK OLMALIDIR

Zorunlu tüketim malları ve temel gıda malları üzerindeki tüketim vergileri düşürülmeli, lüks tüketim malları üzerindeki vergiler artırılmalıdır.

Hem devlet hem de vatandaş, ama önce devlet sonra vatandaş lüks tüketimden ve israftan uzak durmalıdır. Her şeyden önce Devlet aldığı tasarruf tedbirleriyle vatandaşa örnek olmalıdır. Lükse alışmış veya alıştırılmış kesimlerin boyundan büyük harcamalar yapmaları ve borçlanmaları yani herkesin ayağını yorganına göre uzatacak müeyyideler konmalı.

Kamu harcamaları saydamlaştırılmalı, lüzumsuz harcamalar elzem olmayan yani stratejik olmayan yatırımlar durdurulmalıdır.

Yüksek faizli krediler alınıp gerçek değer üretemeyen projeler yapılmamalıdır. Bunlar yerine ihracata yönelik üretim için yatırımlar ve projeler üretilmeli. İvedilikle Tarım seferberliği başlatılmalı. Çiftçi ile pazardan malını alan vatandaş arasındaki komisyoncu zincirinin halkaları azaltılmalıdır.

Ciddi ithalata sebep olan ve yurt dışına en çok döviz çıktısına sebep olan enerji ve elektronik ürünler için yatırım yapılıp orta ve uzun vadede döviz çıkışı azaltılmalı; yenilenebilir enerji projeleri ve çok ithal edilen elektroniklerin Türkiye’de üretimine yönelik yatırımlar örnek olabilir.

MENBİÇ VE ABD

Hatırlayanlarınız olacaktır, medya aracılığıyla da konu sıcağı sıcağına gündemdeyken Büyük Birlik Partisi olarak Menbiç ve ABD ile yapılan Menbiç Mutabakatı ile alakalı öngörü mahiyetindeki düşüncelerimizi kamuoyu ile paylaşmıştık…

O günkü basın açıklama metinlerimizden alıntılıyorum, bakın aynen şöyle demişiz: “Türkiye Zeytin Dalı Harekâtı’ndan sonra hedeflediği Menbiç’e girmeliydi… Bugün Menbiç Mutabakatıyla masabaşında yapmak zorunda kaldığı işi, yani PYD/YPG temizliğini, Afrin'de olduğu gibi bizzat kendisi yapmalıydı. Akabinde, sahada elde edeceği ‘kazanımlar’ ve ‘değiştireceği dengelerle’ birlikte gerekirse ABD ile masaya oturmalıydı.”

Yine o günlerde gözlerden kaçırılan teknik bir detayı gündeme taşıyıp demiştik ki, “Türkiye ve ABD’nin mutabık kaldığı “Menbiç’teki YPG ve türevlerinin silahını bırakıp Fırat’ın Doğusu’na çekilsin…” önerisi, bizce sıkıntılı bir öneridir. Kesinlikle işletilmesi mümkün olmayan bir öneridir. Daha da ötesi bu önerinin aynı zamanda teknik ‘ABD/CENTCOM’un Fırat’ın Doğusu’nda inşâ ettiği statünün Türkiye tarafından kabulünün tescili” gibi algılanma riski vardır” 

Bu hükmümüzü verirken daha önce terör örgütüyle işletilen Çözüm Süreci’ne atıf yapmıştık… Hani PKK silahını bırakıp sınır dışına çıkacaktı ya!! Maalesef Menbiç Mutabakatı'nın kadük kalacağının önemli göstergesi bu geçmiş tecrübedir.

PKK’ya ve onun türevlerine hele hele CENTCOM’a hiç güven olmaz!

Göreceksiniz… Bu eşkıya takımı sınırlarımızın dibinde ve Menbiç’te çeşitli isimler adı altında faaliyetlerini sürdürmeye devam edecektir. ABD ve müttefikleri himayesindeki YPG/PKK, başka isimler ve ittifaklar adı altında bölgede var olmaya devam edecektir.
Hâlâ “Türkiye ve ABD Menbiç mutabakatı sonrası YPG/PYD ortada kaldı, sahipsiz kalınca Suriye rejimine yanaşmak zorunda kaldı” haberleri ne inanan saflar var ülkemizde…

Böyle düşünenlere en iyi cevap ABD’nin resmi ağzından geldi… Bakın ne diyor ABD Savunma Bakanı Jim Mattis (cim medis) söylemiştir: "Suriye gördüğüm en karmaşık savaş alanıdır... Türkiye, NATO’nun ön cephesidir ama PYD’yi de bir kenara itmeyeceğiz!"

Tablo böyle… Hazırlıklarımız işte bu tabloya göre yapmalıyız.

ABD VE CENTCOM

ABD, yeni Ortadoğu planlarında ve müstakbel İran hedeflemesinde Türkiye'yi yanında tutmak ve Türkiye’yi Fırat’ın Doğusu’ndaki statüye razı etmek için her yolu deniyor.

Türkiye bu hususta her zamankinden daha uyanık olmalıdır.

Başta Amerika ve diğer küresel güçler, Türkiye’nin ve Türklerin gerek Anadolu’da gerekse çevre coğrafyada varlığına tahammül edemiyor. Bizce Türkiye bu saatten sonra “Fırat’ın doğusuna razı olunuyor” intibaını uyandıracak hiçbir diplomatik ve askerî sürecin içinde veya yanında olmamalıdır. Fırat’ın Doğusu noktasında, her türlü pazarlığı elinin tersiyle itmelidir.

ABD ve CENTCOM’un orada PKK ve türevleri eliyle kurmaya çalıştığı ve ileride Irak’a eklemeye çalıştığı “garnizon devletçiği” şu anda Türkiye’nin egemenlik haklarını en fazla tehdit eden ve tehlikeye sokan projedir.

Eğer biz bu proje karşısında karlılığınızı yitirirsek emin olun Türkiye; Irak-Suriye-İran’dan sonra “sıradaki ülke” haline gelir Allah korusun!

İNSANİ VE VİCDANİ BOYUTLAR

Gelelim Suriyeli Sığınmacılar meselesine…

Mesele diyoruz gerçekten de bu konu gerek ülkemizde gerekse sınırın hemen öte tarafında artık bir mesele halini almaya başladı.

Bugüne dek insani ve vicdani boyutlarıyla ele aldığımız bu husus, gelinen aşamada hem içeride hem de Suriye’de üzerinden aleyhimize strateji yürütülecek derecede dış müdahaleye açık hale gelmiştir.

Maalesef bir yanda ABD ve müttefikleri, diğer yanda müttefik bildiğimiz Rusya, içerideki Suriyeli sığınmacıların statüsünü kalıcılaştırma-pekiştirme, idare ve yerel halkla etkileşimini bozma işlerinin yanında, yeni bir sığınmacı dalgası oluşturarak göç hareketlerini kontrolümüzden çıkartmaya çalışıyorlar.

Gelelim meselenin içeride problem üreten boyutlarına…

Gelinen aşamada “onlar vahşetten kaçan din kardeşlerimiz ve misafirlerimiz” şeklinde başlayan olumlu düşünceler, artık yerini “misafir misafirliğini bilmeli” şeklinde; gerginlik üreten, hatta zaman zaman çatışmalara dönüşen bir vaziyete terk etmeye başladı.

ÖNCEKİ DÖNEM YAPTIĞIMIZ HATALARDAN DERS ALMALIYIZ

İnsanî olarak ele alındığında erdemli bir hareket gibi gözükse de, bu tip riskler öngörülmediği ve iyi yönetilemediği için, sığınmacıların yerleştirildiği bölgelere adaptasyon problemleri had safhaya ulaşmıştır.

Kamplarda olması gerekenler, barış zamanında Suriye’de bile olmadığı derecede Türkiye’nin dört bir yanına dağılıp denetimsiz bir şekilde metropollere akın etmişlerdir. Hem kendi güvenlikleri riske girmiş, hem de başkalarının güvenliğini tehdit eder hale gelmişlerdir. Sığınmacıların yerel halkla ilişkilerindeki sorunlar çatışma raddesine ulaşmaya başlamıştır. Bunlara basit vakalar olarak bakmak mümkün değildir.

Böyle giderse ve tedbirler arttırılmazsa, yarın bir gün ciddi tehdit ve riskleri içerisinde barındıran bu sorunların başlı başına bir “milli güvenlik” meselesi haline gelmesi muhtemeldir.

Her şeyden önce kamp dışındaki kadın ve çocukların acilen koruma altına alınması gerekiyor. Bu insanlar ivedilikle sığınmacı yerleşkelerine gönderilmelidir. Şehirlerde gettolaşmalarına izin verilmemelidir. Organize hale gelip suç işlemeye başlayanlar, şiddete eğilimi olanlar, lümpen olanlar, derhal sınır dışı edilmelidirler… Çünkü sokakta kalmaya devam ettikçe suiistimaller ve istismarlar artacak suça bulaşacak veya bulaştırılacaktır.

İçerideki tablo bu… Daha da riskli olan ise İdlib kaynaklı yeni bir göç akının sınırlarımıza dayanmasıdır. Bu duruma karşıda askeri ve istihbari tedbirlerimizi arttırmalı, sınır denetimlerini her zamankinden daha fazla arttırmalıyız. En önemlisi önceki dönemlerde yaptığımız hatalardan ders almalıyız.

Bu haseple…

Gerek sekter örgüt mensubu sızmaları, gerekse sınırlarımıza dayanacak yeni mülteci akınının üreteceği tehdit ve tehlikeler mutlaka sınırlarımızın ötesinde karşılanmalıdır.

Behemehâl ve ivedilikle; Hatay-İdlib sınırına ve İdlib-Afrin sınırlarında, Cerablus ve Azez hattının sınırlarımıza olan cephesinde ve derinliğinde, coğrafi koşullar ve yerleşim birimleri dikkate alınarak, tampon veya güvenli cep bölgeler oluşturmalıdır.

GAZZE’DE DE KIRIMDA’DA BİZ VARDIK

Büyük Birlik Partisi’nin misyonlarından biride her türlü mağduriyet alanı için uzlaştırıcı ve ikna edici çözümler üretmeye çalışmaktır…

Bu nedenle önce ülkemiz içerisinde sonra dünyanın neresinde olursa olsun mağduriyet ve mazlumiyet alanlarına azami derecede hassasiyet göstermiş, imkânları dâhilinde mazlumların dili ve eli olmaya azami derecede gayret göstermişizdir.

Misal geçtiğimiz hafta yaklaşık 20 ülkeden 15 teşkilat ve 210 delegenin katılımıyla Paris’te kurulacak olan Doğu Türkistan Meclisi etkinliklerinde yer alan tek siyasi parti Büyük Birlik Partisi’ydi… Balkanlarda da biz vardık… Gazze’de de biz vardık… Kırım’da da biz vardık…

DİN, DİL, IRK, MEHZEP, İDEOLOJİ

Doğu Türkistan’ın bu mağduriyet ve mazlumiyet alanları içinde apayrı bir yeri vardır. Din-dil-ırk-mezhep-ideoloji gözetmeden söylüyorum, İnanın bana mazlum Doğu Türkistan coğrafyası ve mazlum Uygur Türkleri,  dünyada insani trajediler yaşayan coğrafyalardan daha fazla gözyaşını ve ilgiyi hak ediyor…

Türkiye'nin neredeyse üç katı toprak genişliğine sahip olan Doğu Türkistan; bağımsız bir devlet iken Çin tarafından işgal edilen, en ufak bir hak arama talebine matuf nümayişte bile Çin askerlerinin gerçek mermilerle insanları taradığı baskı ve zulüm yurdu…

Türklük ve İslam adına en ufak bir ritüele dahi izin verilmeyen ve sürekli asimilasyon projeleri yürütülen coğrafya…

Doğu Türkistan öyle bir baskı ve zulüm yurdu ki; bırakın Uygur Türklerinin maruz kaldığı cinayetleri idamları; 1964’ten bu yana 50’ye yakın nükleer deneme gerçekleştirilen bu turan topraklarında, “sürekli” ve “planlı” bir mezalim var!

DOĞUTÜRKİSTAN’DA ŞU ANDA 40 MİLYON MÜSLÜMAN TÜRK KENDİ ÖZ YURTLARINDA VAR OLMA SAVAŞI VERİYOR.

Sürekli ve planlı nitelemesi basit bir niteleme değil. Dünyada bu çap ve hacimde zulme uğrayan, buna rağmen bu denli umursanmayan başka mazlum bir topluluk ve coğrafya göremezsiniz.

Onca iğrenç ve insanlık dışı uygulamalara rağmen hala Birleşmiş Milletlerin koruyucu şemsiyesi altına giremeyen ve bu yönde yapılan tüm başvuruların geri çevrildiği Doğu Türkistan’da şu anda 40 milyon Müslüman Türk kendi öz yurtlarında var olma savaşı veriyor!

İğneyi başkasına çuvaldızı kendimize batıralım…

Maalesef ülkemiz ve dünya Müslümanlarının, dünyanın belirli yerlerindeki mazlumiyet ve mağduriyet alanlarına gösterdikleri ilgi ve duyarlılıklarda bile birliktelik yok! BM’den sonra dünyadaki en geniş tabanlı uluslararası teşkilat olan, en önemlisi Uygur Türkleriyle mazlumlarla aynı dinin dindarlarından oluşan, üstüne üstlük muazzam mali kapasiteye sahip ülkeleri içerisinde barındıran İslam Konferansı Teşkilatı dahi olan bitenleri umursamıyor…

BAĞIMSIZ DOĞU TÜRKİSTAN

Dünyada iplerin çoktan koptuğu istisnai yerlerden biri olan Doğu Türkistan’da, varlık mücadelesi veren milyonlarca Uygur Türkü, bu denli bir sessizliğe bürünen ümmetin imtihanı olmuştur!

Bu imtihanın sonucu şimdiden malumdur; Allah taksiratımızı affetsin!

Şu anda Türkiye’nin üzerine çok önemli vazifeler düşüyor.

Türkiye, Millet bilinciyle ele aldığı Uygur Türklerinin sorunlarına aktif bir şekilde eğilmesi için yurt içinde ve yurt dışında baskı grupları oluşturmalıdır. Bu istikamette, hiçbir meşru bir zemin oluşturacak fırsat vermeden, insani ve vicdani temelli argümanlarla Çin’le temasa geçmeli…

Tamam, artık devletlerle olan ilişkilerde her zamankinden daha fazla dengeler gözetiliyor ve hassasiyetler dengeler adına belirleniyor… Türkiye’de oyununu bu kurallar içinde oynasın… Bu kurallar içinde çözüm üretsin…

Mesele, Çin’i kızdırıp kızdırmamak ise bugün aklı başında hiç kimse Türkiye’den "bağımsız Doğu Türkistan" hedeflemesi için siyaset üretmesini istemiyor ki…

Bağımsızlık gibi imkânsız hedeflerin peşinde değil; asimilasyon politikalarının değiştirilmesi, Uygur Türklerinin temel haklarının garantiye alınması, baskı görenlerin Türkiye’ye ilticasının kolaylaştırılması gibi gerçekçi amaçlar doğrultusunda çalışılmalıdır.

Bunlar yapılmayacak işler değil… Ciddi ticaret hacmimiz ve bu istikamette iki ülke insanı arasında muazzam derecede karşılıklı işleyen ve işletilen sirkülasyon var… Çin’i Doğu Türkistan’daki soydaşlarımıza yönelik asimilasyon uygulamaları karşısında yumuşatacak yahut ikna edecek, oradaki mazlumları bir an olsa dahi rahat ettirecek güçlü kozlarımız var elimizde…

CUMHUR İTTİFAKININ RUHUNA YEREL SEÇİMLERDE  BAĞLIYIZ"

Cumhur ittifakının ruhuna yerel seçimlerde bağlıyız. Bu ittifakın sürmesinden yanayız. Tehditler ve tehlikeleri ortadan kaldırana kadar belli oranda uzlaşmalar en doğal olandır. Bu ittifakın yerel seçimlerde yasal bir zemini yoktur. Ama nasıl yapılacağı hususu henüz netleşmemiştir. İster gönül ittifakı şeklinde olsun ister başka şekilde olsun yapılmasının doğru olduğunu dile getiriyoruz.

E-BÜLTENE ABONE OLUN

PARTİMİZLE ALAKALI YENİLİKLERDEN İLK SİZ HABERDAR OLUN