Ana Sayfa
Özgeçmişi
Aldığı Ödüller
Konuşmaları
Şiirleri
Videolar
Fotoğraf Albümü
GÖR PROJESi
Bağlantılar
rustucelebi.com
Alperen Ocakları
SOGEV
Gör Projesi
Avrupa Türk Birliği
BÜYÜK BİRLİK PARTİSİ, AB'YE TAM ÜYELİĞE KARŞIDIR

BÜYÜK BİRLİK PARTİSİ, AB'YE TAM ÜYELİĞE KARŞIDIR

BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu: "BBP, AB’ye tam üyeliğe karşıdır. Karşılıklı çıkarlara dayalı ikili ilişkiden yanadır."

Partinizin tarihçesini, ana politikasını ve düşüncelerinin anlatır mısınız?

Büyük Birlik Partisinin ana düşünce ve politikaları:
Büyük Birlik Partisi milliyetçi, maneviyatçı ve demokrat bir harekettir. Türk Milletini öncelikle Türkiye sınırları içinde ve sonra Türk ve İslam coğrafyasında büyük bir birlik ve dayanışma projesini hayata geçirmek idealimiz vardır. Sanat, edebiyat, mimari ve estetiğimiz; insanı merkeze alan bir ideali savunuyoruz.
Milliyetçiliği, ait olduğumuz milletimize karşı fedakârlık ve sorumluluk duygusu olarak görüyoruz. Asla ırkçılık yapmıyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti devletine ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün olarak korumak; demokrasi ve temel insan haklarıyla hukukun üstünlüğüne dayanan bir düzen kurmak hedefimiz var.

Amblemi:
Amblemi hilal içinde gül’dür. Hilal, karanlıklar içinde aydınlığı, Tarihten günümüze taşıdığımız milli sembolümüzü; Gül milletimize ve değerlerimize olan sevgimizi, hoşgörümüzü ifade eder.
Bugün kullandığımız bu amblem, partinin kuruluşu sırasında Türkiye genelinde yapılan bir yarışmanın sonunda kabul edilmiştir.

İdeolojik (ekonomik ve sosyal) spektrumda partinin yer:
Kamuya ait stratejik ve tekel nitelikli kurumları koruyarak, sosyal devlet eksenini kaybetmeden rekabetçi, serbest piyasa ekonomisini savunuyoruz. Yatırım, üretim, istihdam ve ihracat temelinde sürdürülebilir bir kalkınmayı esas alıyoruz. Milli sermayemizi uluslar arası rekabete hazırlamak, yer üstü ve yeraltı tüm zenginliklerimizi milletimizin refahı için kullanacak bir milli heyecanı programlamak istiyoruz.
Çok üreten, ürettiğini adaletle paylaşan, emek ve sermayenin karşılıklı haklarının korunduğu, herkesin sağlık sigortası ve işsizlik sigortası sahibi olduğu, göçün önlendiği, çevrenin korunduğu, emeklisi ve engellilerine insanca sahip çıkan bir Türkiye hedefliyoruz.

Bu partinin ideoloji ve programının diğer partilerin ideoloji ve programından farkı:
Diğer partilerden en bariz ve başta gelen farkı tutarlılığıdır. Büyük Birlik Partisi ve kadroları meydanda, mecliste; iktidarda ve muhalefette farklı davranmıyor.
Devletin güvenliği ile milletin özgürlüğüne aynı derecede önem veriyor. Ne bireyin hak ve hukukunu devlete ezdirme ne de devletin bütünlüğünü ve geleceğini birey hakları adına tehlikeye atmayan bir anlayışı benimsemekteyiz. Büyük Birlik Partisi hem milliyetçi, hem de tam demokratik bir düzen istiyor.
Ülkemizi yabancı sermayenin sömürgesi haline getirmeye karşı, ama yatırım için gelen sermayeye hoşgörülü bir duruşumuz var.
Stratejik kurumların özelleştirilmesine karşı, ama devletin hür teşebbüsle rekabete girmesini de doğru bulmayan bir anlayışa sahibiz.
Diğer partiler AB’ye tam üyelik taraftarı, ama BBP AB’ye tam üyeliğe karşıdır. Karşılıklı çıkarlara dayalı ikili ilişkiden yanadır.
Parti içi demokrasi tam işler. Parti içerisinde üyelerimiz, yöneticilerimiz her platformda görüş ve düşüncelerini açıklar ve çoğunluk tarafından kabul edilirse uygulamaya konulur.
Şu anda TBMM’de temsil edilmektedir.

Türkiye’nin Osmanlı’dan bu yana batılılaşma-modernleşme-Avrupalılaşma-demokratikleşme sürecini ayrı ayrı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye, Osmanlı Devleti’nin ilk kurulduğu tarihlerden itibaren yüzünü daima batıya dönmüş ve Avrupa’daki gelişmeleri Doğudaki gelişmelerin önünde tutmuştur. Osmanlı zamanındaki batıya yönelmenin bir amacı batıyı kontrol etmek ve batının oyununu adım adım takip etmekti. Sonraları kişiliği zayıf ve öz güveni olmayan aydın kesimde ve devlet adamlarında amacından sapmış Avrupa hayranlığına dönüşmüştür.
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren de Avrupa’daki siyasal, kültürel, sosyal, ekonomik içerikli gelişmeler yakından izlenerek bu doğrultuda bir dış politika izlenmiş ve Avrupa Konseyi, Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı gibi örgütlenmelere ilk kuruluş yıllarından itibaren üye olunmuştur.
Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu’na ortaklık başvurusunu yaptığı 1959 yılından bugüne kadar olan dönemdeki ulusal iç ve dış politika gelişmeleri ile uluslararası politikadaki gelişmeleri birlikte ele alıp değerlendirdiğimizde; Türkiye’nin Topluluğa tam üyelik başvurusunun siyasal, ekonomik, tarihsel, kültürel ve sosyal açılardan temellere dayandığını bunun Türkiye’nin izlediği geleneksel dış politikanın bir parçası olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinin 1999 öncesi ve daha ağırlıklı 1999 sonrasından günümüze kadarki kısmını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’nin 1999 yılında AB’ye tam üyeliğe aday bir ülke olduğunun resmen ilanı öncesi Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine bakarsak, bu süreci çok çeşitli ekonomi, iç, dış ve uluslararası politika gelişmelerinin etkilediğini söyleyebiliriz. Nitekim, Avrupa Ekonomik Topluluğu’na ortaklık başvurusunu yaptığı 1959 yılında Türkiye, ekonomik ve siyasal açıdan zor bir süreçteydi. Avrupa tarafına baktığımızda ise, 2. Dünya Savaşı sonrası soğuk savaşın devam ettiği bir ortamda Türkiye’nin stratejik önemindeki artış AET ülkelerinin tümünden daha zayıf ve istikrarsız bir ekonomiye sahip olmasına rağmen AET’nin Türkiye’ye ilişkin yapacağı değerlendirmelerin olumlu yönde sonuçlanmasında etkili olmuş ve Türkiye ile AET arasında ortaklık kuran antlaşma 12 Eylül 1963’te Ankara’da imzalanarak 1 Aralık 1964’te yürürlüğe girmiştir.
Bu antlaşma, ortak ülkeyi tedricen ekonomik bütünleşme yoluyla tam üyeliğe hazırlamak amacını taşımamaktadır, yani bağlayıcılığı tartışılabilirse de taraflara öngörülen şartlar gerçekleştiğinde yerine getirilmesi gereken bir sorumluluk yüklemektedir.
12 Eylül 1980’de askeri yönetimin iktidara el koyması ile, AT ile ilişkilerde çalkantılı bir döneme girilmiştir. Bu dönem Türkiye açısından yaşanan bir diğer önemli gelişme ise, 1950’lerin son yıllarından itibaren Yunanistan’dan geri kalmamak ilkesi üzerine kurulu dış politika yarışında Yunanistan’ın, 1 Ocak 1981’de AT’ye tam üye olmasıyla Türkiye’ye karşı bir üstünlük elde etmesidir. Bu tarihten itibaren AT üyesi olarak Ankara ile Atina arasındaki; Kıbrıs, Ege karasuları, kıtasahanlığı ve azınlıklar gibi konular Topluluk bünyesine taşınmıştır.
Türkiye 14 Nisan 1987’de Topluluğa tam üyelik başvurusunda bulunmuştur. Türkiye’nin tam üyelik başvurusuna cevaben hazırlanan 5 Şubat 1990 tarihli Komisyon raporunda genel olarak; Türkiye’nin mevcut ekonomik ve siyasi durumunun katılma müzakerelerinin başlamasına elverişli olmadığı belirtilmiş, ancak taraflar arasındaki işbirliğinin yürürlükte bulunan ortaklık anlaşması çerçevesinde geliştirilerek sürdürülmesi gerektiği ifade edilmiştir. Raporda ayrıca, Türkiye’nin tam üyeliğe ehil olduğu belirtilmekle beraber söz konusu dönemde Topluluğun yeni katılma müzakerelerine başlamasının uygun olmadığı vurgulanmıştır.
1990’lı yıllara geldiğimizde Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin iki temel belirleyici unsuru bulunduğu görülmektedir. Bunlardan ilki 1985’te Gorbaçov’un iktidara gelmesiyle başlayan ve 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ile doruğa çıkan Doğu Avrupa’da siyasal ve ekonomik dönüşümdür. Siyasal, ekonomik ve güvenlik boyutlarının yanı sıra, kültürel ve tarihsel anlamda da önem taşıyan bu ülkelerin Avrupa Bütünleşmesi içerisinde yer almaları gerektiği görüşü, tüm üye devletler tarafından benimsenmiş ve AT’nin temel ve öncelikli ilgi alanı haline gelmiştir. Nitekim, Doğu Bloğu’nun dağılması ile SSCB ve Doğu Avrupa ülkelerinin Batı için bir tehdit olmaktan çıkması da Türkiye’nin soğuk savaşın başladığı ilk yıllardan itibaren “komünist tehlikesine karşı bir set olma” iddiasını geçersiz kılmıştır.
İkinci unsur ise, 1992’de yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması’yla Avrupa Bütünleşmesi fikrinin, siyasal birliğe doğru ilerlemeye başlaması ve dolayısıyla Türkiye ile ilişkilerin ikinci plana itilmesidir.
16 Temmuz 1997 tarihinde açıklanan Gündem 2000 Raporu ve 12-13 Aralık 1997 tarihli Lüksemburg Zirvesi kararları, Türkiye-AB ilişkilerinde dönüm noktalarını oluşturmaktadır.
Türkiye-AB ilişkileri açısından zirveden çıkan en önemli karar ise, Türkiye’nin AB ile bağlarının güçlendirilmesinin; “.insan hakları alanındaki norm ve uygulamalarının AB’ninkilerle uyumlaştırılması çerçevesinde başlatılan siyasi ve ekonomik reformların devamı, azınlıklara saygı gösterilmesi ve azınlıkların korunması, Yunanistan ile Türkiye arasında iyi ve istikrarlı ilişkilerin oluşturulması, anlaşmazlıkların özellikle Uluslararası Adalet Divanı yoluyla çözümlenmesi, Kıbrıs’ta siyasi bir çözüme ulaşmak amacıyla BM’nin gözetimi altında yürütülen müzakerelere destek verilmesi.” olarak sayılan siyasal nitelikli 4 konuda sağlanacak ilerlemeye bağlanmış olmasıdır.
Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye’ye ilişkin olarak alınan kararlar sonrasında kopan ilişkiler bu 2 yıllık süre içerisinde uluslararası platformlarda yaşanan iç ve dış politika gelişmeleri ile Türkiye’de demokratikleşme yönünde meydana gelen siyasi ve ekonomik gelişmeler, Türk diplomasisi ve sivil toplum örgütleri tarafından AB üyeliği yönünde başlatılan ataklar sonucunda Türkiye’nin oybirliği ile diğer aday ülkeler ile eşit statüde bir aday ülke olarak ilan edilmesiyle sonuçlanmıştır.
1999 sonrasında Türkiye-AB ilişkileri, Türkiye’nin AB’nin katılım öncesi stratejisine dahil olmasını müteakiben yayımlanan Katılım Ortaklığı Belgeleri ve ilki 1998 yılında yayımlanan İlerleme Raporları çerçevesinde yürümektedir.
1995 yılında 15 üyeli bir Birlik haline gelen Avrupa Toplulukları Hareketi, bu tarihten sonra en kapsamlı genişlemesini 2004 yılında; Kıbrıs, Malta, Macaristan, Polonya, Estonya, Slovakya, Letonya, Litvanya, Çek Cumhuriyeti, Slovenya’nın Birliğe katılması ile yaşamıştır. Birliğe en son 2007 yılında Bulgaristan ve Romanya tam üye olmuşlardır. Daha önce de ifade ettiğimiz üzere Merkezi ve Doğu Avrupa Ülkelerinin Birliğe katılımlarında bu ülkelerde yaşanan siyasal ve ekonomik dönüşüm ile bütünleşmiş bir Avrupa yaratma amacı ve ortak tarihsel ve kültürel mirasları etkili olmuştur. Bu bağlamda da Türkiye ile olan ilişkiler ikinci planda kalmaktan kurtulamamıştır.
Bununla birlikte, 16-17 Aralık 2004 tarihinde Türkiye’nin katılım müzakereleri sürecinin başlama kararının açıklanmış ve 3 Ekim 2005 tarihi itibariyle müzakere süreci resmen başlamıştır. Bu tarih itibariyle Türkiye-AB ilişkileri siyasi platformun yanı sıra teknik platformda da ağırlık kazanmaya başlamıştır.
Uluslar arası ticaret, bölgesel ekonomik işbirliği projeleri, iç pazarların derinliği, teknoloji transferleri ve yabancı sermaye hareketleri, turizmin geliştirilmesi vb. gibi çıkarlar dikkate alındığında, Türkiye’nin geleceğini belirleyen politikaların Avrupa Birliğince yönlendirilme çabalarının olduğu açıkça görülmektedir. Kanun yapma dahil, madenlerimizi nasıl kullanacağımızı, doğal kaynaklarımızı kimin kullanacağı, eğitimimizi, adalet sistemimizi, sosyal güvenliğimizi nasıl düzenleyeceğimiz gibi her konuda belirleyici ve memnuniyet belirten taraf AB olmuştur.
Hal böyle iken AB'nin bizim açımızdan pozisyonunu ve bizim durumumuzu değerlendirecek olursak; Avrupa Birliğinde tek elden yönetilen bir politika yoktur. AB politikasında dış ilişkilerle ilgili politikalarda oybirliği aranması, AB’nin siyasi manevrasının hantallaşmasına neden olmaktadır. Birliğin devletler üstü ve uluslararası yapılarının karışık olması, demokratikleşme sürecini karmaşık bir yapıya sürükleyerek, demokrasinin kalitesini de düşürebilir.
AB toplumlarında, “yabancı korkusu”, yabancıların “öteki” olarak anlaşılması ve “yabancı düşmanlığı” gittikçe çoğalmaktadır. Avrupa’nın, çoğu zaman kendi değerleriyle çatışan ve çifte standartlı davranışları önemli bir sorundur.
Diğer aday ülkelere uygulanan kuralların Türkiye’ye uygulanmayacağı gün gibi aşikar olduğuna göre, “akılcı, ülke çıkarlarında bütünleşen, işbirliği yapabilen ve kendine güvenebilen, üreten bir Türk Milletiyle”, kendi yolumuza gitmemiz gerektiğine inanıyorum. Önemli olan, eğitilmiş insanımızla Atatürk’ün hedef gösterdiği “çağdaş yaşam düzeyinin üstünü “ ve ilerisini yakalayabilmektir. Bunun için de kendimize güvenerek çok çalışmak, uyumlu ve mutlu bir geleceği gelecek Türk kuşaklarına bırakabilmektir.
Sonuç olarak, AB ‘süper bir devlet’ mi? Uluslar arası ve devletler üstü bir rejim mi? Yoksa, ilkelerin, norm ve kuralların, karar verme yöntemlerinin belirlendiği bir birlik mi? soruları ‘genişlemeciler’ ve ‘derinleşmecilerce’ her zaman tartışılacaktır.

Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyor musunuz? Evetse sebepleri nelerdir? Hayırsa sebepleri nelerdir?
Biz Büyük Birlik Partisi olarak Türkiye'nin AB üyeliğine kesin ve net karşıyız. AB'ye karşıyız derken AB ile ilişkileri koparalım, AB'yi düşman ilan edelim demiyoruz. Biz AB üyeliği adı altında teslimiyete, verilen tavizlere karşıyız. Tabii ki AB ile ekonomik, ticari ve sosyal ilişkiler içerisinde olalım, olmalıyız da. Bu onların da bizim de faydamızadır. Karşılıklı menfaat ve iyi ilişkilerden yanayız. Ancak yukarıda sıraladığımız kronolojik olarak tarihsel süreç malumdur. Bu süreci ekonominin iki kolu olan hem sosyal hem de parasal açıdan değerlendirdiğimiz de AET, AT ve AB'nin Türk Milletine, devletin ekonomisine hiçbir şey katmadığı aşikârdır. Hep AB istemiş bir riayet etmişiz. Onlar bizim kapı önlerindeki taleplerimizi tavize dönüştürmeyi başarmışlardır. Nalıncı keseri gibi bir süreçte yontan taraf onlar, aşınan, parça parça koparılan, kanunlarımızda giderilemeyecek değişiklikler yapılan, sosyal yaralanmalara uğratılan bizim ülkemiz, bizim devletimiz, bizim insanımız olmuştur. AB ile olan tek yanlı münasebette şimdiye kadar sadece AB’nin dedikleri yapıldı. Bir de baş müzakereci atadık. Avrupalılar ile "müzakere" yapmıyoruz ki "baş müzakerecimiz" olsun. Onlar emrediyor biz yapıyoruz. Var mı bunun başka izahı? Müzakere Türk devletinin menfaatinin korunmasına yönelik görüşmeler yürütmekle olur.
AB şunu yaptı Türkiye'ye.
"Sizden kimin gelip gittiği belli değil. Anlaşmaları imzalayıp Ankara'ya döndüğünüzde haberimiz yok diyorsunuz. Muhatabımızı bilelim. Seçin aranızdan birini, emirleri tek elden verelim" İşte baş müzakereciliğin standardı budur.
Ne diyor AB "Kürtlere insan hakları kapsamında azınlık statüsü" vereceksiniz. Bizim müzakereciler "başından kuyruğuna" diyor mu AB ye?
"Lozan Antlaşmasını sizler kabul ettiniz. Bu antlaşma Türkiye'nin tapusudur. Yani "Türkiye Cumhuriyetini Türk-Kürt birlikte kurdu" demektir. Azınlıkların hangi milletlerden oluştuğunu aynı masada birlikte kabul ettik. Şimdi Lozan'ın ruhuna aykırı olarak 'Kürtleri" ayrı bir unsur olarak kabul etmemiz demek, "Tapu" geçersizdir manasına gelmez mi? Birlikte imzaladığımız Lozan'ı tanımamazlık değil midir bu?" Elbette demiyorlar, diyemiyorlar.
Brüksel'den "yol haritası" denen Türkiye'yi parçalama planını alıp geri dönüyorlar, sabahlara kadar uyumayıp TBMM den "Türk Milletinin bölünmesini kolaylaştıracak ikiz yasaları çıkarıyorlar. Bakınız işte tam bugünlerde Vakıflar Yasası buna iyi bir örnektir. Vakıflar yasası ile ülkenin aleyhine her türlü fitne-fücur odakları dernekleşecek, vakıflaşacak, ta İsa'dan Musa'dan bu zamana kadar istedikleri arazileri bir beyanla kendilerine mülk edinecekler. Tapuda malik hanesi boş olan mülk ve arazileri buralar bizim dedelerimizindi diyerek sahiplenecekler. Peki Balkanlardaki, Kıbrıs’taki bizim ecdadımızın vakıf malları için AB aynı hassasiyeti göstererek birlik içindeki üyelerine benzer yasalar çıkarttırıyor mu? Hayır. Çünkü paylaşılması gereken topraklar Türkiye Cumhuriyeti topraklarıdır.
İşin kokusu ortaya çıkınca , "İç kamuoyuna" dönük nara atıyorlar. "AB olmazsa olmaz hedef değil" diyorlar, ortamı yumuşatıyorlar, sonra yola bildik metotlar ile devam ediyorlar.
Oysa biz, buna karşılık Kürt-Türk kardeşliğini, tek millet olduğumuzu, Türkiye’de etnik bir sorun olmadığını, sadece yekpare gelişme problemi yaşandığını söylüyoruz. Önümüzdeki esas sorun; kalkınmışlıkta herkesin payını alamamaktır ve bütün Türk Milletinin sorunudur. Bu husus, sorunu bugüne kadar çözemeyen hükümetlerin basiretsizliğiyle ilgilidir.
AB hedefi ABD’nin Türkiye üzerinde ki planı ile birebir çakışıyor. Stratejik ortak , "Anadolu" üzerinde ki stratejilerini "AB Çağdaş" hedefi ile bir bir gerçekleştiriyor. Bunun Türkçesi "Uyum Yasaları "ile sömürgeleşmedir. Hükümet yetkililerimiz, Türkiye'ye "Kürt" konusunda dayatma yapılırken aşağıda ki soruyu AB yönetimine soruyor mu? "Almanya'da ki bir buçuk milyon Türk vatandaşı niçin hala "Türk "statüsünde değil? Onları "Alman Müslüman'ı" sınıfına sokma çalışmalarının yapılmasını kabul etmiyoruz. Yine Almanya, Almanca bilmeyen yabancıları ya Almanca bileceksin ya da bu ülkede yaşayamazsın diye yasalar yapıyor. Batı Trakya'da ki Türk azınlığı Lozan Antlaşması uyarınca hâlâ "Müslüman azınlık" kabul ediyorsunuz." Bu çifte Standard değil midir? "
2. Dünya savaşında Avrupa birbirini yedi, tarih boyunca olduğu gibi. "Türkiye'nin AB ye üye olamayacağını en yetkili ağızlar söylerken, Fransız halkı bir noktada; hem Türkiye'yi hem AB yi veto ederken , "Türkiye AB ye nasıl girecektir?" AB nin siyasi ve kültürel birlikteliği hedefi dahi ne bizim ne de onlar açısından kabul edilebilir değilken, hükümetimiz diyor ki: "Türkiye AB ye girecektir. Bu AB için 2. Dünya savaşından sonra en önemli olay olacaktır." Böyle bir olay gerçekleşmeyeceği için Avrupa artık 2. Dünya Savaşının önemi ile yetinmek zorunda kalacaktır. (Baş müzakerecinin bu söyleminde ne dediği ise hiç belli değildir.") Bu arada, AB'ni "çağdaş hedef" olarak Türk Milletinin önüne koyan tüm hükümetler, başbakanlar ve durumu gördükleri halde günü kurtaran milletin vekilleri "Tarih" önünde yargılanacakları ve mahkûm olacakları kesindir.
Her kim ki : "Hem AB ye girer, hem de milli egemenliğimizi koruruz " diyor, yalan söylüyor, her kim ki: "AB’nin uyum yasaları ile Türkiye çağdaşlaşıyor" diyor Türk milletini resmen aldatıyordur diyorum. Ve her kim ki: "AB’nin Türkiye'ye ihtiyacı var" diyor konuyu çarpıtarak da olsa doğruyu söylüyor.

AB üyeliğine karşıtlığınızın ideolojik, kültürel, dini vs. nedenleri var mıdır? Varsa nelerdir?
AB ilk önce demir-çelik birliği olarak kurulmuş olsa da daha sonraları Ortak Pazar, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Birliği noktasına gelmiştir. Tabii ki siz kimlerle birlik olursunuz? Doku uyumu sağladığınız ve duygu birliği yaptığınız ülkelerle birlik olursunuz. Burada birlikten kasıt "aile" olma anlamı taşımaktadır. Avrupa ailesi içerisindeki popülasyon kendi içerisinde homojen olma eğilimindedir. Hıristiyanlık dini içerisinde mezhepleri göz ardı edersek hepsi aynı dinin mensuplarıdır. Yine genel toplumsal değer yargı ve siyasi anlayışları bakımından ülkelerin halkları arasında öyle bariz bir farklılık yoktur. Örneğin bizde zina haram ve ahlaki olarak kabullenemez bir suçtur. Oysa Avrupa toplumunda yadırganmayacak bir ilişkidir. Gerçi sayın başbakanımızı ikna ederek Türkiye’de de zinayı adli açıdan suç olmaktan çıkarttırdılar ama toplum olarak bunu kabullenmemiz mümkün değildir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Avrupa Birliği bir üst çatı oluşturmuş ve çatının altındaki üye ülkelerden; yasalarını, ticaretini, toplumsal değer yargılarını ve hatta yeme-içme alışkanlığını bile kendi anlayışına ve koyduğu kaidelere göre düzenlemesini istemektedir. Kendi aralarında bu konularda problem olmayabilir. Oysa biz Türk Milletiyiz. Bizim kendi kimliğimiz, kendi alışkanlıklarımız ve bizi biz yapan değer yargılarımız vardır. Başka bir medeniyetin elbisesinin içine girersek o elbisenin içinde kaybolabiliriz ya da o elbise bizi sıkar, boğar. AB bize dese ki bu "dini ve milli bayramlarınız" aramızda anlaşmamıza engel oluyor, bunlar ayrı kimliklerde olduğumuzu çağrıştırıyor, kaldırın bu milli ve dini bayramları dese. Ne cevap vereceksiniz? Evet din toplumları bir arada tutan en büyük etkendir. Ama aynı dinin mensupları için geçerlidir. Biz dini inancımıza göre yaşamaya çalıştığımız sürece Avrupa halkları ile bir aile olmamız çok zordur. Çünkü Avrupa’nın İslamiyet’e, Müslüman’a yaklaşımı soğuk ve kinayelidir, samimi değildir. İslamiyet’i hiçbir zaman kabul etmemiştir ki Müslüman milleti içine alsın ve aileden görsün. İşte bu da dini açıdan bizim AB'ye karşı olduğumuz gerekçedir. Farklı dini inanışlarda olduğunuz popülasyonlarla ticaret yapabilirsiniz, ittifak kurabilirsiniz ve alış-veriş yapabilirsiniz ama kız alıp veremezsiniz, bir aile olamazsınız.
Biz Büyük Türk Milletiyiz, medeniyetler kurmuşuz, imparatorluklar kurmuşuz, cihan şumül bir karakterimiz vardır. Bu karakterde olduğunuz zaman bir merkezden yapılan dayatmalara, emir alarak uygulamaya alışkın değiliz. Büyük Türk Milleti olduğunuzu iddia ediyorsanız, sizin dışınızda kurulmuş ve sizden uymanızı istedikleri emirler dayatılıyor ise bu birliğin potasında eritilecekseniz bu durum tezat teşkil etmez mi? İdeolojik olarak Türk Milliyetçisiyseniz ve Müslüman-Türk kimliğini taşıdığınız sürece Avrupa Hıristiyan ailesinde barınamazsınız.
Bunu ifade ederken bir realiteyi söylüyorum. Dinler ve medeniyetler arasında çatışmadan yana olduğum anlaşılmamalıdır. Aksine din, kültür ve medeniyet anlayışlarının gerçekçi bir yaklaşımla hareket edilmesinde daha çok barış içinde yaşamamızı sağlar. Hedef asimilasyon değil, diyalog ve entegrasyon olmalıdır.

AB üyeliğini karşıtlığınızda AB kurum ve kuruluşları (AB komisyonu, AB parlamentosu, AIHM) ile AB üye ülkelerinin Türkiye politikaları (Sarkozy, Merkel, Terör, azınlıklar, Kıbrıs vs.) ne kadar rol oynamaktadır?
Türkiye'ye her gelişlerinde Diyarbakır'a gidip "Kürdistan" demeden rahat edemeyen AB üye devletlerinin liderleri Sarkozy, Merkel ve diğer yetkilileri hepsi dönem dönem rol değişerek aynı amaca yönelik çalışmaktadırlar. Örneğin Avrupa Birliği Parlamento Dönem Başkanı Joseph Borrell 2006 yılı ekim ayı başlarında verdiği demeçte; Avrupa Birliği müzakerelerinin sonucu ile ilgili olarak; "10-15 sene sonra Türkiye bildiğimiz Türkiye olmayacak" demişti.
AB üyeliğini fetişizm haline getiren iktidarların ve bürokrat kadroların suskunluğu karşısında AB kadroları gittikçe daha da cüretleşmektedirler. Bugüne kadar bütün hükümetler vatandaşların gözlerinin içine baka baka yalan söylemekte ve AB'yi yıllardır iyi yönetim özleyen insanlarına bir "medeniyet" projesi olarak pazarlamaya çalışmaktadırlar. AB projesi ne anlama gelmektedir;
1970 yılında imzaladığı katma protokolle 1976-1986 döneminde Türk işçilere serbest dolaşım hakkı vereceğinin altına imza atmasına rağmen; 1985 yılında bu taahhüdünü yerine getirmeyeceğini açıkça ilan eden ve bugün üyelik olsa dahi serbest dolaşıma sürekli kısıtlama hakkı getirmekten söz eden, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kuruluşunun temelini oluşturan Londra ve Zürich Anlaşmalarının ve kendi standartlarının aksine; Güney Kıbrıs'ı AB'ye dahil eden, Gümrük Birliği ile Türkiye'yi bir ithalat cennetine çevirerek; cari açığı hem büyütüp hem de kronikleştirdiği yetmiyormuş gibi, Türkiye'nin Gümrük Birliği vasıtası ile hak ettiği yardım taahhütlerinin bir tanesini bile yerine getirmeyen, 1981'de Yunanistan; 1986'da Portekiz ve bugün bünyesine dahil etmeye çalıştığı veya dahil ettiği bir çok Doğu Avrupa ülkesi sosyal, kültürel ve siyasi alanda Türkiye'nin standartlarının çok gerisinde olmasına rağmen; sürekli Türkiye'yi ayrıştırıcı yeni şartlar sunan, Bırakın Türkiye'nin işsizlik sorununa çare olacak dinamikleri barındırmayı; kendi içinde yıllardır çözemediği kronik işsizlik sorunu ile baş edemediği için, sosyal güvenlik ve istihdam politikalarını değiştirmeye çalışan, kendi çiftçisini her türlü yöntemle korurken; yüksek girdi fiyatları, düşük ürün bedelleri ve yüksek reel faizler altında ezilen Türk çiftçisinin üretimini kendi "ortak" politikaları doğrultusunda dışa daha bağımlı hale getirecek, Ermenistan'dan Balkanlara, Irak'tan, Kıbrıs'a Türkiye'nin hassas olduğu bütün coğrafyalarda Türkiye'nin dış politika çıkarlarını göz ardı etmekle kalmayıp; sözde Ermeni soykırımından; Güneydoğu'daki su kaynaklarının yönetimine kadar birçok alanda Türkiye'yi tarihsiz ve sahipsiz bir kukla devlete dönüştürmeye çalışan, Kendi içindeki yönetim sorunlarını halledememiş; Türk kamuoyundan saklanmaya çalışılsa da; oluşturduğu devasa bürokrasi aygıtı yolsuzluklara batmış ve üye ülkelerin kalkınma potansiyellerini; üyelerini bir "kalkınma modeli çuvalına" sokarak baltalayan hantal bir yapıya ve paradigmaya sahip, Türkiye'nin aydınlık yüzüne perçinlenmeye çalışılan bu demirden AB maskesini milletin yüzünden sıyırıp atmak gerekmektedir. Bağımsız, üniter, çağdaş ve dünya gücü Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşları olarak; devletler üstü değil eşit üye oldukları uluslararası yapıların parçası olarak dünya barışına ve kalkınmasına katkıda bulunan şartları oluşturacaklardır.
Kendi ülkemiz üzerindeki egemenliğimizi ve haklarımızı sonu belirsiz hayaller ve boş vaatler adına; Brüksel merkezli güçlerle paylaşmayı asla kabul etmiyoruz. Avrupa'nın "ötekileri" yaratan; daha sonra da "ötekilere haklar tanıyan" "demokrasi" anlayışına; Mevlana'sından Yunus Emre'sine en az bir medeniyet boyu fark atan bu topraklarda kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin AB'ye ihtiyacı yoktur.

AB’nin her yıl yayınladığı İlerleme Raporları’yla Türkiye’den istediği AB üyelik şartlarını yani Kopenhag kriterlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kopenhag Kriterleri” siyasal ve ekonomik kriterler ile AB müktesebatının üstlenilmesi yükümlülüğünü içermektedir. 21-22 Haziran 1993 tarihinde yapılan Kopenhag Zirvesi’nde alınan karar uyarınca üyelik; aday ülkenin “demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını, azınlıklara saygıyı ve azınlıkların korunmasını garanti eden kurumların istikrarını; işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı ve Birlik içinde rekabetçi baskı ve piyasa güçleriyle başa çıkma kapasitesini; ve siyasi, ekonomik ve parasal birlik amaçlarına bağlılık dahil olmak üzere, üyelik yükümlülüklerini üstlenebilme yeteneğine sahip olmasını” gerekli kılmaktadır. İlerleme Raporları tüm aday ülkeler için Kopenhag Kriterleri temelinde hazırlanarak yayınlanmaktadır. Ekonomik kriterler ile AB müktesebatının üstlenilmesi kriteri hemen hemen her aday ülkeye aynı yükümlülükleri getiriyorsa da siyasi kriterlerin değerlendirilmesinin aday ülkenin siyasal, tarihsel, kültürel mirasıyla yakından ilgili olduğu göz önüne alındığında diğer iki kritere nazaran sübjektif bir değerlendirmeye sebep olduğu ileri sürülebilir. İşte tam burada Türkiye'ye özel yaptırımlar ve talepler geliyor. Bu talepleri sıralayacak olursak;

• Türkiye’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni tanımasını,

• KKTC’yi tasfiye etmesini,

• Türk ordusunun doğal bir sonuç olarak Kıbrıs’tan çekilmesini,

• Rum Patriği’nin Ekümenikliğinin kabulünü ve bu kapsamda ikinci bir Vatikan’ın oluşturulmasını,

• Anayasanın federalizme uygun hale getirilmesi için hükümetin bir deklarasyon yayınlamasını, şart koşuyordu.

Size soruyorum? Bu istek ve talepler dost olduğunu söyleyen veya biz bir aileyiz diye iddia eden bir kişiye yakışır mı? Bu talepler bizim üniter yapımızı, milli hassasiyetlerimizi, birlik ve bütünlüğümüzü yerle bir edecek isteklerdir. Sarkozy, Merkel ve diğer liderler bizlerden bu yaptırımları talep etmektedirler. Bu aile olmaya yakışır mı, haklı bir talep mi? Asla değil. Aslında Avrupa bize dost olduğunu hiçbir zaman belirtmedi, bizim hükümetlerimiz onlara "illa siz bize dostsunuz" diye ısrar ediyorlar.

AB’nin Türkiye için 2005 yılında müzakereler açılırkenki getirdiği "Üyelik Müzakere özelliklerini" (açık süreç, kalıcı-geçici derogasyonlar vs.) nasıl değerlendiriyorsunuz?
16-17 Aralık 2004 Tarihli Brüksel Zirvesi Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin 3 Ekim 2005 tarihi itibariyle başlatılmasını öngörmüş ve sonuç bildirgesinde bu konudaki temel hususları ortaya koymuştur.
Türkiye için 3 Ekim 2005 tarihinde açılan katılım müzakereleri, tüm diğer aday ülkeler için geçerli olduğu gibi, her bir müktesebat başlığında pek çok teknik aşamayı içermektedir. Teknik aşamalar tamamlandıktan sonra başlıklar “geçici” (gerek duyulduğu taktirde tekrar açılmak üzere) olarak kapatılır. Yıllar sürebilecek olan bu süreç sonunda müktesebatın tüm başlıkları hakkında anlaşmaya varıldığında, sonuçlar “Katılım Antlaşması”nda kaleme alınır. “Katılım Antlaşması” imzalanmadan önce Komisyon, aday ülkenin üyelik başvurusu hakkında son görüşünü bildirir. Buna ek olarak, Avrupa Parlamentosunun onay vermesi gerekir ve son olarak da Avrupa Birliği Konseyi başvurunun kabulü hakkında “oybirliği” ile karara varmalıdır.
Katılım Antlaşmasının yürürlüğe girmesi için, AB üyesi ülkelerin ulusal parlamentolarınca ve AB’ye girecek olan ülkenin parlamentosu tarafından onaylanması gerekir. Bazı durumlarda, bunun için ulusal bir referanduma gidilir. Katılım Antlaşması yürürlüğe girdiğinde, katılım ülkesi, AB üyesi haline gelir.
AB’nin bugün 27 ülkeli bir Birlik haline geldiği göz önünde bulundurulduğunda, bu sürecin bu tarihten sonra Birliğe üye olacak katılım ülkeleri için oldukça uzun ve zor olduğu açıktır.
Söz konusu bildirgede, uzun geçiş süreleri, derogasyonlar, spesifik düzenlemeler veya daimi korunma hükümleri (yani, korunma tedbirlerinin alınmasına dayanak teşkil eden, daimi surette ileri sürülebilecek hükümler) öngörülebileceği belirtilmiştir. Komisyon’un, gerektiğinde bu hükümleri, kişilerin serbest dolaşımı, yapısal politikalar veya tarım gibi alanlarda hazırlayacağı müzakere çerçevesi önerilerine dahil edebileceği ifade edilmiştir.
Bu hususlar AB ile tam üyelik müzakerelerini yürüten diğer aday ülkeler için de çeşitli başlıklar için söz konusu olmuşsa da, Türkiye’nin Gümrük Birliği ek protokolünü imzalaması, dolayısıyla Güney Kıbrıs Rum Yönetimini, üstü kapalı olarak da olsa, tüm adayı temsilen kabul etmesi yönünde yorumlanabilecek ifadelere Müzakere Çerçeve Belgesi’nde yer verilmiştir. Bu durum söz konusu belgede aşağıdaki gibi belirtilmiştir:
“Türkiye’nin, kapsamlı bir çözüm için elverişli bir ortamın yaratılmasına katkıda bulunmak üzere atılacak adımlar da dahil olmak üzere, Kıbrıs sorununa Birleşmiş Milletler çerçevesinde ve Birliğin dayandığı ilkeler doğrultusunda kapsamlı bir çözüm bulunması yönündeki çabalara destek vermeye devam etmesi ve Türkiye ile Kıbrıs Cumhuriyeti de dahil tüm AB üyesi devletler arasındaki ikili ilişkilerin normalleştirilmesi yönünde ilerleme kaydedilmesi”;
“Türkiye’nin, Ortaklık Anlaşmasından ve bu Anlaşmayı tüm yeni AB üyesi devletlere teşmil eden Ek Protokolden kaynaklanan yükümlülüklerini (özellikle AB-Türkiye gümrük birliği ile ilgili olanlar) yerine getirmesi ve düzenli bir şekilde gözden geçirilen Katılım Ortaklığı Belgesinin uygulanması.”

Yetmiyor...
Doyumsuz AB istemeye devam ediyor...
Ne diyor AB "The shared objective of negotiations is accession"
Metnin hiç bir yerinde "full membership" (tam üyelik) ifadesi geçmediği gibi; "katılım" (accession) gibi; AB'ye hangi düzeyde katılım gerçekleşeceğini muğlak bırakan bir ifade kullanılıyor. Nihai kararının hazmetme yeteneği tarafından belirleneceğini vurguluyor.
Bazıları "sürekli emre amade maddeler olarak Komisyonun elinde hazır tutulacak" maddelerle; komisyonun bunları "uygun olan hallerde, kişilerin dolaşım özgürlükleri, yapısal politikalar ya da tarım gibi alanlarda getireceği tekliflere dahil etme" hakkına sahip olduğu vurgulanıyor.
''Türkiye'nin iyi komşuluk ilişkileri yönünde verdiği açık taahhüt ve henüz çözümlenmemiş olan tüm sınır ihtilaflarını, gerektiğinde Uluslararası Adalet Divanı'nın zorunlu yargılama yetkisi de dahil olmak üzere Birleşmiş Milletler şartına göre, ihtilafların sulh yoluyla halli ilkesine uygun olarak çözüme kavuşturmayı taahhüt etmesi;'' maddesi ile Türkiye'nin sınırlarını "uluslararası yargı"ya açıyor.
Türkiye'nin Kıbrıs Rum Kesimi'nin uluslararası kuruluşlara katılımını veto etme hakkını açıkça sınırlarken; "Türkiye ile topluluklar arasındaki tüm mevcut ikili anlaşmaların ve Türkiye tarafından akdedilen, üyelik yükümlülükleriyle uyumlu olmayan tüm diğer uluslararası anlaşmaların sona ereceği anlamına gelmektedir' ifadesi ile Türkiye'nin Dışişleri Bakanlığı'nı AB'nin bir sekretaryası haline dönüştürüyor.

Bunun gibi onlarca mayınla dolu bir araziden söz ediyoruz.

Türkiye'nin AB kriterleri ile demokratikleşmesini (azınlık hakları, ifade özgürlüğü, (301. madde, ordunun pozisyonu vs.)) nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1923'de kurulmuş daha yeni bir devlet değildir. Türk Devleti mazisi ve devlet olma geleneği binlerce yıla dayalı köklü bir devlettir. Türkler kurduğu her devlette insan haklarına, hayvan haklarına ve doğaya saygılı bir millettir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kadına seçme ve seçilme hakkını, gençlere birçok hakkı bir çok Avrupa devletlerinden önce vermiştir. Demokratik haklarda ve insan haklarında bazı zamanlarda idare edenlerce hatalar yapılmış olabilir. Türk Devleti demokrasi anlayışını zaman geçtikçe daha da zenginleştirecektir. Bunu yaparken AB'nin zorlaması veya AB referanslarına ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. Demokrasinin zenginleşme ve gelişme süreci devletlerin ekonomik gelişme ve kültürel gelişme ile doğrudan ilgisi vardır. Avrupa devletleri 1914'lerdeki gibi midir? Hayır. Bugün demokrasi kültüründe çok öndedir. Bırakın 1914'leri daha 1990'lı yıllarla bugünleri karşılaştırdığımızda da dün Avrupa devletlerinin demokratikleşme ölçüsünde zayıf olduğu görülmektedir. Devletler zenginleştikçe ve sosyo-kültürel gelişmesi arttıkça demokratikleşmesi de o oranda artacaktır. Türk devleti de bu süreci spondan olarak yaşacaktır.
AB'nin kriterleri ve demokratikleşme zorlamaları, 301. madde, ifade özgürlüğü, azınlık hakları gibi dayatmaları samimi değildir. AB'nin dayatmaları daha çok taviz vermeye, devletimizin üniter yapısına ve milletin bölünmez bütünlüğüne doğrudan zarar vermeye yönelik düşünce ve planları içermektedir. 301. madde ne diyor? 301. madde: Türk Devletini, Türk Bayrağını, devlet adamlarını küçük düşürücü, aşağılayıcı konuşma ve fiilleri yasaklamaktadır. 301. maddenin AB'ye ne zararı vardır? 301. madde devletin, bayrağımızın onurunu, haysiyetini ve saygınlığını korumak için vardır. AB'ye herhangi bir zararı yoktur. Neden 301. maddeyi kaldırtmak için bu kadar zorlamaktadırlar. Bu durumda AB'nin 301. maddenin kaldırılması çabalarında dostça bir duygu göremiyorum.
Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş vesikası olan Lozan'da azınlık hakları ve azınlıklar tanımlanmıştır. Türk Devleti her zaman Lozan’a bağlı kalmış ve Lozan’daki tanımlanan azınlık haklarını Türkiye’deki azınlıklara uygulamıştır. Bugüne kadar herhangi bir hata da yapılmamıştır. Zaten Türk Anayasasında bütün vatandaşlar kanun önünde eşittir. Azınlıkların her türlü hak ve hukukları anayasa ile teminat altına alınmıştır.
Türk ordusu devletimizin iç ve dış güvenliğinden sorumludur. Ordumuz, Türk milletinin göz bebeğidir. Ordunun pozisyonunu bu bağlamda değerlendirmek gerekmektedir. Çok sıkıntılı ve zor bir coğrafyada yaşamaktayız. Bu coğrafyada güçlü ve itibarlı bir orduya ihtiyacınız vardır. Bu sebeple orduyu yıpratıcı, itibarını zedeleyici ve güvenini sarsıcı bir pozisyona sokmamak şarttır. Demokratik sistemlerde ordunun yeri bellidir. Ordunun siyasete karışması ve müdahalesine imkân vermeyecek bir ortamı sağlamak için illa AB zorlamasına gerek yoktur. Türkiye'nin yakın tarihinde bir çok müdahale olmuş ve demokrasi kesintiye uğramıştır. Ancak artık Türkiye bu olumsuzluklardan büyük tecrübeler çıkardı ve geride bıraktı. Biz ordunun siyaset dışında kalmasını kesin bir ilke olarak kararlılıkla savunuyoruz.

AB-Türkiye ilişkisinin sonucunu nasıl görüyorsunuz? Türkiye AB üyeliğine alınacak mı yoksa başka bir model mi verilecek?
Bugün Avrupa Birliği adını taşıyan Avrupa bütünleşmesi hareketinin hukuki temelleri 1951 yılına kadar uzanmaktadır. 20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan ve tüm Avrupa’yı büyük bir yıkım ile karşı karşıya bırakan iki dünya savaşının ardından bütünleşmiş, barışçıl ve refah düzeyi yüksek bir Avrupa yaratma isteği ve hedefi bu hareketin tarihsel, ekonomik, sosyal nedenlerini oluşturmaktadır. Bu bağlamda, ilk aşamada ekonomik entegrasyon hedefi ile ortaya çıkan Topluluk 1993 yılına gelindiğinde, iç pazar, ekonomik ve parasal birlik hedeflerinin yanına ortak dış ve güvenlik politikası ile adalet ve iç işlerinde işbirliğinin de eklenmesiyle siyasal bir Birliğe dönüşmüştür. 2007 yılına gelindiğinde, Avrupa Birliği, kendine özgü kurumları, kuralları, hukuku, işleyiş mekanizmaları, uluslar üstü niteliği ve ortaya koymuş olduğu nihai hedefler itibariyle uluslararası bütünleşme modelini tamamlamış gibi görünüyor. Ancak Birlik yaşlanmış durumdadır ve birlikten ayrılmak isteyen üyeler çoğalmaktadır. Bir takım stratejistlere göre birliğin 15-20 yıl içerisinde dağılması bekleniyor.
Ancak, Türkiye’nin Topluluğa ortaklık başvurusunda bulunduğu 1957 yılı ile 2007 yılını karşılaştırdığımızda geçen yarım yüzyıllık süre zarfında, Türkiye’nin Birliğe üyelik koşullarının Birliğin Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerine yönelik genişleme ve kendi içinde derinleşme sürecinde giderek ağırlaştırıldığını söyleyebiliriz. Nitekim bu süreç, 1981 yılında Yunanistan’ın Birliğe üye olmasıyla Kıbrıs sorunu, kıta sahanlığı, azınlıklar vb. gibi hususların Topluluğun bünyesine taşınmasıyla daha açık hale gelmiştir. Sonrasında da ortak tarihsel, kültürel, sosyal mirasın olduğu Merkezi ve Doğu Avrupa ülkeleri ile olan bütünleşmenin, Türkiye gibi büyük bir ekonomi ve nüfus ile bütünleşmenin önünde tutulması ilişkileri ikinci planda kalmaktan kurtaramamıştır.
Bugün için üyelik, sadece Kopenhag kriterleri olarak tanımlanan ekonomik, siyasal ve AB müktesebatının üstlenilmesi hususlarını değil, fakat aynı zamanda Topluluk politikalarının uygulanmasını teminen idari yapıların uyumlaştırılması gereğini ve AB müktesebatının etkili bir biçimde uygulanması şartlarını da içermektedir. Türkiye-AB müzakere sürecinde, Avrupa’daki iktidarlar, dünyadaki gelişmeler ve Türkiye’de de bazı değişiklikler olacağından, siyasi dengeler her zaman değişecektir. Türkiye’de bu süreçte İngiltere gibi ‘askıya alınabilir.’
Bu hususlar düşünüldüğü zaman kendi açımızdan yukarıda üye olmamamız için açıkladığım nedenler AB liderleri için de bize üyelik vermemelerinin gerekçesidir. Onlara göre önemli bir sebep daha vardır ki o da Türkiye AB'ye girdiği zaman AB parlamentosunda ve Konseyde bu nüfus gücüyle ağırlıklı olacaktır ve dengeleri bozacaktır. Gücü kaybetme ve kontrolü yitirme düşüncesi Avrupalı liderleri korkutmaktadır ve Türkiye’nin AB'ye üyeliğine önemli bir engel teşkil etmektedir.
Sonuç olarak Türkiye AB'ye üye olarak alınmayacaktır. Önerecekleri herhangi bir model AB'yi yine içeride sıkıntıya sokacaktır. Perde arkasında buna inanırken Türkiye'ye açık ve net olarak bizim sizinle işimiz yoktur, sizinle hiçbir şekilde bir arada olamayız demiyorlar çünkü Türkiye'de deniz henüz bitmedi.

Türkiye'nin AB üyeliğine alternatif bir modeli var mıdır? Varsa hangisidir?
Enerji üreten ülkeler ve tüketen ülkeler arasında bir kavşak ülkeyiz. Bu büyük avantajı kullanarak Türkiye’yi bir enerji terminali yapabiliriz. Bu bağlamda Orta Asya’da ve Orta Doğuda istikrarlı, huzurlu, uluslar arası hukukun üstünlüğünü esas alan, insan hak ve hukukuna saygılı bir coğrafi birlik oluşturmalıyız. Hazar'a kıyı olan ve enerji üreten bölge devletleri ile birlik kurulabilir. Türk devleti bu bölgede tarihi dostluklar, akrabalıklar ve dokusal bütünlük içerisindedir. Tarihten gelen bir sevgi ve saygıya sahiptir. Bu projeye Hazar Ortak Projesi (HOP) diyebiliriz. HOP, AB'ye muhalif ya da rekabet eden bir birlik olarak algılanmamalıdır. Tam tersine AB'nin de faydasınadır. AB üyesi ülkeler enerjilerini tüketmiş, madenlerini bitirmiş durumdadır. Sanayilerini ayakta tutmak, üretimlerini devam ettirmek için enerjiye madenlere ihtiyaçları vardır. Bu iki unsur da Hazar bölgesinde mevcuttur. AB, bu bölgedeki devletler ile ticari anlaşmalar ve ticaret yapmak zorundadır. Huzurlu, istikrarlı, güvenli ve devletlerarası hukukun geçerli olduğu bir coğrafya ile iş birliği yapmak AB'nin faydasına olacaktır. İşte bu amaçla Türk Devleti Orta Asya, Orta Doğu ve Avrupa arasında köprübaşları olabilir. AB'nin hukuk normları, bilgi ve teknolojisi ile Hazar bölgesi devletlerinin enerji potansiyeli arasında bölgeler ve kıtalar arası köprübaşı olabilecek imkân ve dinamiklere sahibiz. Bizim tasarladığımız HOP ile gerek AB üyesi devletler ve gerekse AB dışında kalan Avrupa devletleri ile komşuluk ilişkilerimizi dostluğa ve karşılıklı güvene dayandırma imkânı bulmuş oluruz. HOP, her iki bölgenin veya iki kıtanın halklarının refahı ve huzuruna büyük katkı sağlayacaktır. Bu projeyi ilk önce ortaya koyan Büyük Birlik Partisi olmuştur. Türkiye'nin, Türk Cumhuriyetleriyle oluşturacağı, ekonomik ilişkiler önemli bir açılım oluşturabilir.
Türkiye çok odaklı ve çok unsurlu dış politika oluşturacak ve ilişkiler kurabilecek müstesna bir ülkedir.

Almanya özünde AB ülkelerine ve insanlarına AB ile ilgili mesajlarınız nelerdir?
Avrupa, tarihinde savaşlar yaşamış, büyük acılar çekmiştir. Bu savaşlar uzun süre bazen iki devlet arasında bazen de birçok devlet arasında geçmiştir. Görülmüştür ki savaşlar ne devletlere ne de insanlara hiçbir fayda sağlamamıştır. Savaşlar ekonomik kayıplardan ve insana acı vermekten başka bir şey değildir. Bunu fark eden Avrupa devletleri savaşlardan vazgeçmek durumunda kalmıştır. Kendi sosyal, kültürel ve dini gerçekleri ile ortak bir birlik oluşturmuşlardır. Halklarına daha çok kazanç, daha fazla refah ve daha çok huzur için hukuklarını, ticaretlerini, bütçelerini birleştirmişlerdir. Hatta ortak anayasalarını bile hazırlamışlardır. Bütün bu düşünce ve gayretlerine saygı duyuyoruz. Türk devleti ile olan ilişkilerinde ve isteklerinde de dostça olmasını bekliyoruz.
Ülkemizden yarım asır önce çıkarak ekmek ve geçim kaynağı için Avrupa'ya giden ve orada yerleşen yüz binlerce vatandaşımız vardır. Bizim inancımızda ve kültürümüzde ekmek ve rızk kutsaldır. Evinden, yurdundan kopmuş gelmiş Avrupa’da çok zor şartlar altında, en ağır işlerde çalışmışlardır. Kazandıkları her kuruş helal ve kutsaldır. Geldikleri ülkelerin ekonomilerine katma değer üretmiş, kalkınmalarında emekleri geçmiştir. Düğünlerini buralarda yapmaktadırlar, bayramlarını buralarda kutlamaktadırlar, çocukları, torunları buralarda doğmaktadır. Türk Milletinin birer temsilcisidirler. Bu açıdan Avrupa devletlerinin ülkelerinde yaşayan insanlarımıza gerekli huzuru sağlamak ve saygı duymak durumundadırlar. Buradan Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımıza da seslenmek istiyorum; sizler bizim için çok önemlisiniz, bizim bir parçamızsınız. Bulunduğunuz ülkelerde üreten, saygı duyulan, itibar gören insanlar olarak Büyük Türk Milletinin bir parçası olduğunuzu asla unutmayınız. Kültürünüzü, dilinizi, inancınızı yaşayınız ve yaşatınız.

Söyleşi
İsmail Emergan
Avrupa’da Almanca ve İngilizce yayınlanacak kitap için BBP’nin Avrupa Birliği ile ilgili görüşlerini içeren röportaj…

Nisan 2008

Konuşma Tarihi: 2010-01-07 Geri Dön
Muhsin YAZICIOĞLU http://www.bbp.org.tr/muhsinyazicioglu