Balıkesir 9’uncu Ana Jet Üs Komutanlığından kalkan F-16'nın kaza kırıma uğraması sebebiyle şehit olan Hava Pilot Binbaşı İbrahim Bolat'a rahmet, yakınlarına ve tüm Türk milletine baş sağlığı ve sabır dileyerek açıklamalarına başlayan Genel Başkanımız Sayın Mustafa Destici, sözlerini şu şekilde sürdürdü:
"Ramazan ayının 7. gününü idrak ediyoruz.
Bir kez daha içinde bulunduğumuz Ramazan ayının, tüm dünyada barışa, huzura ve mazlumların kurtuluşuna vesile olmasını niyaz ediyorum. Varlığımızı, kardeşliğimizi, birliğimizi güçlendirmesi dileklerimle bir kez daha aziz milletimizin Ramazan ayını tebrik ediyorum.
LAİKLİK TARTIŞMASI VE İSLAM KARŞITLIĞI
Kıymetli vatandaşlarım;
Ülkemizde tuhaf bir şekilde, İslam’la ilişkili, İslam’ı hatırlatan her şeye düşman bir toplulukla muhatabız. Aslında ne düşmanlıklarını, ne gerekçelerini, ne de argümanlarını doğru dürüst ifade edemiyorlar. Bir laiklik ipi bulmuşlar, ona sarılıyorlar. Kimle muhatap olduğumuzu, ne istediklerini de net olarak ifade etmiyorlar. Çünkü ne istediklerini net olarak ifade etseler, yüzlerindeki maske düşmüş olacak ve gerçek niyetlerini ve gerçek yüzlerini görmüş olacağız.
Minareye düşmanlar, bayraktaki hilale düşmanlar, besmeleye düşmanlar, cumaya düşmanlar; Ramazan’a, oruca, bayrama, bayramlaşmaya, okullarda söylenen ilahilere, hepsine düşmanlar. İtirazlarını zaman zaman Araplaşma, laiklik, çağdaşlık gibi kelimelerle ifade etmeye çalışıp karşılaştığımız; dünya üzerindeki her milletin yaşadığı ve çözebileceğimiz, çözdüğümüz problemleri aklın ve dünya gerçeklerinin çok dışında İslam’a bağlamaya çalışıyorlar.
MİLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI ÇALIŞMASI VE “168 KİŞİ” TEPKİSİ
Kıymetli kardeşlerim, kıymetli vatandaşlarım; biliyorsunuz Millî Eğitim Bakanlığımız Ramazan ayı dolayısıyla “Maarif’in Kalbinde Ramazan” temasıyla bir çalışma hazırlamış ve bunu da okullara gönderdi.
Bu çalışmaya bir topluluk; hem de öyle bir topluluk ki tam 168 kişi; isimlerinin önünde yazar, çizer, sanatçı, profesör gibi ifadeler var, ünvanlar var... Bu topluluk, çalışmaya; “eğitim sistemini baskıcı ve dayatmacı bir anlayışla yeniden şekillendirmek, oruç tutmayan öğrencileri dışlamak ve ötekileştirmek, açık bir fişleme belgesi, laiklik ilkesine karşı işlenmiş ağır bir suç” gibi tuhaf, anlaşılmaz, hatta korkunç ifadelerle itiraz ediyorlar.
Açıklamada milletimize yönelik iyi niyetli bir tavır göremiyoruz. Bu davranış biçiminin ülkemize de, milletimize de, birliğimize de hiçbir faydası olmadığını herkesin bilmesi gerekir.
Teşbihte hata etmemeye özen göstererek bir örnek verelim: Mesela Avrupa ülkelerinde ya da Amerika’da; yani Hristiyanlığın yoğun olarak kabul gördüğü bir ülkede, örneğin Almanya’da, gerçekte Hristiyanlığın inanç sisteminden çok bir kültürel motif olan Noel’le ilgili yapılan etkinliklere bu tip bir tepki gösterilse, o ülkelerin devleti, halkı, acaba siyasileri buna nasıl tepki gösterir?
Ki bu yüz altmış sekiz kişi ve bunların açıklamasının yanında duranlar; Noel’le ilgili okullara bir genelge gönderilseydi, emin olun hiçbirisi sesini çıkarmaz, tam tersine de büyük bir memnuniyet duyarlardı. Bunu da bir çağdaşlık ve medeniyet gerekçesi olarak gösterirlerdi. “İşte laiklik de budur.” derlerdi.
Yani bu gördüğümüz şeyin kötü bir karikatürden farkı olmadığını düşünüyoruz. Maalesef bu karikatürü bir ideal olarak bize dayatmaya çalışanlar; neye, nasıl inanmamız gerektiğini ve nasıl yaşayacağımızla birlikte geleceğimizi de belirlemeye çalışıyorlar. Bugüne kadar buna izin vermedik. Bundan sonra da izin vermeyeceğiz.
Başta bu yüz altmış sekiz kişi olmak üzere herkes duysun ve bilsin ki burası Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Türkiye Müslüman bir ülkedir. Türk milleti Müslümandır ve dünya var olduğu sürece de Müslüman kalmaya devam edecektir. Bunun için istedikleri kadar rahatsız olabilirler. Ama gerçek bu; bu gerçeği bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da değiştirmeye güçleri yetmeyecektir.
80 darbesinde denediler, olmadı. 28 Şubat’ta denediler, olmadı. 27 Nisan’da denediler, olmadı. 15 Temmuz’da denediler, olmadı. Yine Allah’ın inayeti ve milletimizin ferasetiyle olmayacaktır. Bu millet ne kimliğinden ne de inançlarından asla vazgeçmeyecektir.
EĞİTİM, DİN ÖĞRETİMİ VE CEHALET ELEŞTİRİSİ
Kıymetli kardeşlerim; bir de bunun eğitim yönüne baktığımızda, burada da büyük bir cehalet örneği gösteriyorlar. Tıpkı kimlik meselesinde olduğu gibi: Eğer siz kimliğinizin yanına başka bir kimlik eklerseniz üniter yapınız bundan zarar görür. Devletinizin bekası, ülkenin bütünlüğü, milletin birliği bundan zarar görür.
Din eğitimi meselesi de bir yönüyle böyledir. Evet, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde bütün dinler kısa kısa anlatılmaktadır. Ama her milletin bir inancı vardır, bir dini vardır; dolayısıyla geniş kabul gören yönüyle bu inanç yeni nesillere öğretilir ve aktarılır. Yoksa siz her inancı, her mezhebi, her ahlaki öğretiyi aynı mesafede, aynı eşitlikle anlatırsanız; o zaman dediğimiz gibi çok farklı inanç grupları türer ve bu da sizin birliğinizi çok güçlü bir şekilde tehdit eder. Bütün yapılan eğitim çalışmaları bunun böyle olduğunu göstermiştir.
Zaten şu anda ülkemiz ve milletimiz; aile yapımızı yok etmeye, inanç ve kültür yapımızı yok etmeye yönelik ciddi saldırılarla karşı karşıyadır. Gençliğimiz; değerlerimizden, inancımızdan, kimliğimizden koparılmaya çalışılmaktadır.
İşte daha dün TÜİK verileri açıkladı: Evlilik yaş oranının yükseldiği, evliliğin azaldığı, boşanmaların arttığı çok net bir şekilde ortaya kondu. Ama bu 168 kişiye ve bunlar gibi düşünenlere sorarsanız buraya da müdahale edilmemeli; herkes istediği gibi yaşamalı. “İstediği gibi yaşamalı”dan kasıtları da şu: Evlilik dışı yaşamalı, çocuk olmamalı, en fazla olursa bir tane olmalı; LGBT gibi sapkınlıklar da pervasızca yaşanmalı ve hatta propagandası yapılmalı.
Yani bunların özlemi ve niyeti böyle bir Türkiye: Ezanın okunmadığı, bayrağın dalgalanmadığı, çocukların ilahi söylemediği, teravih namazlarının kılınmadığı, oruçların tutulmadığı, millî marşların okunmadığı bir Türkiye. Böyle bir Türkiye yok, kardeşim.
Yani burası, dediğim gibi; evet, Türkiye Cumhuriyeti Devleti laik hukuk bir devlettir ama aynı zamanda Müslüman bir devlettir. Müslüman Türk milletinin kurduğu bir devlettir. Milleti Müslümandır. Onun için milletinin yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir ülkede, işte millete ve milletin inançlarına savaş açanlar bunlardır. Onun için bunları ciddiye almadan yolumuza devam edeceğiz ve meydanı da gençlerimizi de ailelerimizi de bunlara bırakmayacağız.

ÖCALAN’A STATÜ VE “BAŞMÜZAKERECİ” TARTIŞMASI
Kıymetli kardeşlerim, değerli vatandaşlarım; dün kamuoyunda tartışmaya açılan “Öcalan’a özgürlük, Öcalan’a statü”, özelde terör örgütünün siyasi uzantısı partinin başmüzakereci statüsü meselesine dair görüşlerimizi açık ve net bir şekilde ifade etmek istiyoruz.
Öncelikle şunu ifade edelim ki İmralı’da hükümlü bulunan teröristbaşı için yasal güvenceye kavuşturulmuş bir başmüzakereci statüsü talep edilmesi; sıradan bir cezaevi düzenlemesi tartışması değildir. Bu konu doğrudan hukuk devleti ilkesini, demokratik siyaset zeminini ve Türkiye’nin egemenlik anlayışını ilgilendirmektedir.
Dünyanın eli kanlı terör örgütünü kurmuş; eli kanlı ve işlediği hiçbir suç kalmamış, bütün suçları işlemiş bir terör örgütünü kurmuş, yıllarca onu sevk ve idare etmiş bir millet ve devlet düşmanının; ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almış bir hükümlünün statüsü zaten hukuk tarafından belirlenmiştir. Bunun ötesine geçerek yeni bir siyasal sıfat üretmek, fiilen iki meşru taraf varmış gibi bir algı oluşturacaktır. Oysa demokratik hukuk düzeninde meşru olan yalnızca millettir ve onun temsil ettiği Türk devletidir.
Ayrıca sahadaki gerçeklik ile kamuoyuna sunulan söylem arasında ciddi bir çelişki bulunmaktadır. Açık kaynaklarda ve terör örgütüne müzahir çevrelerde dahi İmralı’daki hükümlünün bağlayıcılığının zayıfladığı ifade edilirken, bugün aynı figürün merkezi muhatap olarak sunulması samimiyet sorununu da beraberinde getirmektedir.
ÖCALAN’IN ETKİSİ
Değerli arkadaşlar, kıymetli vatandaşlarım; bu süreçte defalarca zikrettik, bir daha ifade edelim: Öcalan’ın terör örgütü ve türevleri üzerinde bir etkisi yoktur. Varsa da çok alt düzeydedir. Ne terör örgütünün Kandil yapılanmasının, ne Avrupa merkezli kuruluşlarının, ne Irak’taki Barzani’nin, ne Suriye’deki Mazlum Abdi’nin, ne de Demirlerin umurunda değildir. Onlar sadece, tırnak içerisinde “TC’nin elinde tutsak” diye nitelendirdikleri Öcalan’ın mahpusluk ve cezaevi sürecini istismar etmektedirler.
Bunlar Öcalan’ı istismar edip içeride ve dışarıda mağduriyet ve meşruiyet üretmek peşindedirler. Açık açık kendi medya gruplarında Öcalan’ın tutsak olduğunu, Türk Devleti’nin manipülasyon ve etkisinde olduğunu yazıp çizmektedirler. Hatta kendi içlerinde dışarıya fazla renk vermek istemiyorlar ama yakalanıp yurda getirilip yapılan sorguların video kayıtlarının yayımlanmasından sonra bu düşüncelerinde iyice ısrarcı olmaktadırlar. Bugün yaptıkları iş sadece istismardır, başka bir şey değildir.
Bakınız, bu gerçekliği biraz daha açarak izah etmeye çalışayım: Irak’ın kuzeyinde Mesud Barzani çizgisiyle yaşanan tarihsel gerilimler, Suriye sahasında Mazlum Abdi ve temsil ettiği yapının farklı uluslararası aktörlerle kurduğu ilişkiler ortadayken; İmralı merkezli sembolik bir statünün inşasının bölgesel güç rekabetlerinden bağımsız olduğu asla söylenemez. Bu tablo bize şunu göstermektedir: Tartışma, barıştan ziyade pozisyon alma ve alan genişletme tartışmasıdır.
BÜYÜK BİRLİK’İN DURUŞU: ŞİDDETİN TASFİYESİ VE HUKUK DEVLETİ
Değerli basın mensupları, değerli misafirlerimiz; şunu da ifade etmek isterim ki Büyük Birlik Partisi olarak bizim duruşumuz nettir. Gerçek bir barış hedefleniyorsa bunun yolu, hükümlü bir örgüt liderine yeni payeler vermek değildir. Bunun yolu şiddetin kesin ve geri dönülmez biçimde tasfiye edilmesidir. Silahın gölgesinin tamamen ortadan kaldırılmasıdır. Demokratik siyasetin hiçbir tereddüde yer bırakılmayacak şekilde güçlendirilmesidir.
Hukuku esneterek barış inşa edilemez. Egemenlik haklarımızı gözeterek, üniter yapımıza zeval verecek en ufak zayıflıklardan bile uzak durarak; en mühimi hukuku sağlam tutarak ve kararlı biçimde uygulayarak toplumsal güven tesis edilebilir.
SİYASİ UZANTI SÖYLEMLERİ VE “RESMÎ DİL” TARTIŞMASI
Bakın kıymetli vatandaşlarım; son günlerde yine PKK’nın siyasi uzantısı partinin sözcülerinin söylemlerine bakın. Bir terör örgütünün yasaların boşluklarından faydalanarak kurdurduğu; yönetimi, adayları, söylemleri, istikameti bir terör örgütü tarafından belirlenen, ülkeye-millete-devlete düşman bir yapılanmayı siyasi parti olarak kabul ederseniz, işte bugünkü saçmalıklarını da yaşamak zorunda kalırsınız.
Dün terör örgütünün partisi grup toplantısında yine milletimizin sinir uçlarına dokunan açıklamalar yaptı. Eskilerin “Zırva tevil kaldırmaz.” diye bir sözü vardır. İstemeyerek ama daha çok tarihe kayıt düşmek adına bununla ilgili birkaç cümle ifade etmek istiyorum.
Sekiz tane dil sayıyorlar ama bunun üzerinden bir “dil çağrısı” yapıyorlar. Türk milletini oluşturan vatandaşlarımızın etnik kökenlerini dikkate aldığımızda bu sayı belki otuzdur, belki kırktır. Ama hepsinin adı Türk milletidir. Ortak adımız Türk milletidir. Bunlar bunu kabul etmiyorlar. Açık açık ortaklıktan bahsediyorlar. Hiçbirinin üzerinde bir kısıtlama var mı? Yok. Hangisini, hangilerini resmî dil yapacağız? Türkçemizin yanına hangilerini ekleyeceğiz? Böyle bir zırva olabilir mi?
“Öcalan’ın statüsü yasal bir düzenlemeyle tanınmalı ve hukuki güvence altına alınmalı.” diyorlar. Biraz önce anlattım. Ne için bunu istediklerini anlattım. Asıl niyetlerini söyledim.
Teröristbaşı Öcalan’ın statüsü şudur: Öcalan, Türkiye’yi parçalamak isteyen istihbarat örgütlerinin ve yabancı güçlerin desteğiyle kırk binin üzerinde cinayetin sorumlusu durumundaki bir teröristbaşıdır. Sayısız suçun failidir; yakalanmış, hüküm giymiş, akıl dışı bir hoşgörüyle idam edilmekten kurtulmuş bir caniden başkası değildir.
Onun için kimse karnından konuşmasın. Herkes ne istediğini açıkça söylesin. Bizim de milletimizin de hak ettiği cevabı vereceğimizden de kimsenin şüphesi olmasın.
“UMUT HAKKI”, GENEL AF VE KIRMIZI ÇİZGİLER
Kıymetli kardeşlerim, kıymetli dava arkadaşlarım, kıymetli vatandaşlarım; geçen hafta da söyledim, bir kere daha söylüyorum: Bu millet, “umut hakkı”nı da teröristlere yapılacak bir genel affı da asla kabul etmez ve etmeyecektir.
İki: Bu millet, Anayasa’nın altmış altıncı maddesi değiştirilerek kimliğimizin değişmesine, yani ortak adımızın “Türk” olmaktan çıkarılmasına da asla müsaade etmez ve etmeyecek.
Ve yine bu millet, herkes bilsin ki Türkçemizin yanına ikinci bir resmî ya da eğitim dili eklenmesine de müsaade etmemiştir ve etmeyecek. Ve inanıyorum ki devletimiz de, hükümetimiz de buna müsaade etmeyecektir.

ABD BÜYÜKELÇİLERİ AÇIKLAMALARI VE “VADEDİLMİŞ TOPRAKLAR” SÖYLEMİ
Değerli kardeşlerim, kıymetli vatandaşlarım; çevremizde olanları görüyoruz. Her şeyi takip ediyoruz. Bakın, ABD’nin üç büyükelçisinin son haftadaki açıklamalarına bakın: Türkiye büyükelçisi, İsrail büyükelçisi ve Paris büyükelçisi.
Türkiye büyükelçisi ne yapıyor? Suriye’yi dizayn ediyor. PKK-SDK ile Suriye hükümetinin arasını buluyor, anlaştırıyor. Paris büyükelçisi ne yapıyor? Fransa’daki bir cinayeti Fransa İçişleri Bakanlığı ile ilişkilendirmeye çalışıyor.
Peki, ABD’nin İsrail, yani Tel Aviv büyükelçisi ne diyor? “Vadedilmiş topraklar” açıklaması yapıyor. Ve aynen ABD’nin Tel Aviv büyükelçisi Mike’in sözleri şöyle, tırnak içinde: “Çünkü Tanrı onu onlara verdi. Dolayısıyla da İncil’e göre, evet bu, Yahudi halkına sonsuza dek mülk olarak verilen, vaat edilmiş topraklardır. Eğer bir gün İsrail bu toprakların tamamı üzerinde egemenlik veya kontrol kurarsa hepsini almaları bizim açımızdan sorun olmaz, diyor.”
Yani Arabistan’ı da, toprağını da alabilirler; Ürdün’ü de alabilirler; Suriye’yi de alabilirler; Irak’tan da alabilirler; Türkiye’den de alabilirler; “bizim için sorun değil” diyor. “Teolojik ve tarihsel olarak kutsal yazılara göre, bu diyor Tanrı’nın onlara vadettiği topraklardır.” diyor.
Belli ki bu da Siyonist; yani geçmiş Dışişleri Bakanı gibi ve geçmiş ABD Başkanı gibi. Söyledikleri; Katar, Mısır, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Türkiye, Suudi Arabistan, Kuveyt, Umman, Bahreyn, Lübnan, Suriye ve Filistin topraklarının tamamı ya da bir bölümünü kapsıyor.
Onun için dikkatli olacağız. Onun için tedbirli olacağız. Onun için kimliğimize, değerlerimize ve birbirimize daha çok sarılacak ve sahip çıkacağız.
HOCALI KATLİAMI VE ULUSLARARASI ÇİFTE STANDART
Kıymetli kardeşlerim, değerli vatandaşlarım; Türk tarihi zaferlerle dolu olduğu kadar maalesef acılarla da dolu. Belli dönemlerde büyük katliamlar yaşanmış. Hatta bu katliamlar soykırıma varmış bir tarihe de sahiptir. İşte bunlardan en önemlisi ve en yakınlarından birisi de 25-26 Şubat 1992; Azerbaycan Karabağ’da Ermenistan tarafından gerçekleştirilen katliam ve soykırımdır.
Kıymetli kardeşlerim, değerli vatandaşlarım; hayatımız, gücümüz, nefesimiz yettiği sürece; otuz dört yıl önce Azerbaycan Karabağ Hocalı’da neler yaşandığını dile getirmeyen muhataplarımızın gerçek yüzlerini ifşa etmeye devam edecek ve şehitlerimizi asla unutmayacağız ve unutturmayacağız.
Tam 613 Azerbaycan Türkü, Ermeni güçleri tarafından soykırıma uğratılarak katledildi. Bunların 83’ü çocuk, 106’sı kadın, 70’in üzerinde yaşlı; toplam 613 kişi vahşice öldürüldü. 487 kişi ağır yaralandı. 1275 kişiyi esir aldılar. 150 kişi kayboldu. Yapılan incelemelerde ölenlerden çoğunun yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, başlarının kesildiği tespit edildi.
Bu olaylar Afrika’da yamyamlar tarafından yapılmadı. Yamyamlar bile bu kadarını yapar mı bilmiyoruz ama Ermenistan, 92; 25-26 Şubat’ta bunları yaptı. Yani insanları yakarak öldürdü, gözlerini oydu, başlarını kesti. Düşünün; daha yirminci yüzyılın sonu işte. Yani doksan ikide olanların bugün ya da yarın olmayacağının garantisi yok, arkadaşlar. Ellerine fırsatı geçirsinler; bugün de yaparlar, yarın da yaparlar.
Onun için Türkiye Cumhuriyeti Devleti güçlü olmak zorundadır. İşte bazen çıkıyor ya CHP’den ya da başka yerlerden; “Niye biz uçak yapıyoruz, niye İHA-SİHA yapıyoruz, niye paraları buraya harcıyoruz; bu paralar yerine festival yapsak, efendim işte sanatçıları getirsek, konser verdirsek, LGBT’lileri davet etsek, onları misafir etsek?” diyorlar ya... Yani bunun ya idrakinde değiller ya da bu milletten kopuklar ya da bu milletin safında değiller. Başka aklımıza bir şey gelmiyor, bunu söyleyenlerle ilgili.
Bakın, bu olayı 1994 yılında İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından katliam ve soykırım olarak nitelendirdi. Yani 2001 yılında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi yaşananları soykırım olarak tanıdı. Ama bir yaptırım gördük mü? Görmedik.
Tersi olsaydı; tersi olsaydı... Olmaz da Müslüman Türk milleti böyle bir vahşet, soykırım yapmaz da... Tersi olsaydı, o zaman Batı’nın, Birleşmiş Milletler’in tavrı ne olurdu acaba? Onu da hepimiz iyi biliyoruz. Ağır yaptırımlar olurdu, ağır cezalar gelirdi. Ve otuz yıl işgal altında kaldı ya Karabağ; üç gün bile işgal altında tutturmazlardı. Hemen boşalttırırlardı.
İşte benzerini Kıbrıs’ta yaşadık. Ki katliam yok, soykırım yok, savaş dışında ölüm yok; ama buna rağmen ne yaptı? Hemen “dur” dedi ve sınırı çekti. Ama Karabağ’da seyretti. Neden? Çünkü ölen Müslüman, Türk; öldüren Hristiyan Ermeni, Ortodoks Ermeni. İşte aradaki fark bu.
Yani Hocalı katliamı; tek başına Türkler ve Müslümanlar söz konusu olduğunda uluslararası ilişkilerin, diplomasinin ne şekilde ve hangi mantık düzleminde seyrettiği ile ilgili alçakça, ibret verici ama çok önemli derslerle doludur.
Kıymetli kardeşlerim, değerli vatandaşlarım; bir kez daha Hocalı’da hayatını kaybeden kardeşlerimizi, soydaşlarımızı, şehitlerimizi rahmetle, minnetle ve şükranla yâd ediyorum. Ruhları şad olsun, mekânları cennet olsun. Kardeş, soydaş, can Azerbaycan’ın ve tüm Türk dünyasının, Türk milletinin başı sağ olsun diyorum.

İRAN-ABD GERİLİMİ VE BÖLGESEL RİSKLER
Değerli kardeşlerim; birkaç cümlede İran-ABD gerginliğiyle ilgili bir şeyler ifade etmek istiyorum. Sizlerin de bildiği gibi bölgedeki askerî hareketlilik yeni değildir. Uzun yıllardır süregelen bir stratejik denge söz konusudur. Bugün konuşulan hazırlıklar, çoğu zaman sıfırdan bir savaş inşası değil; mevcut altyapının güçlendirilmesi ve olası risklere karşı tedbir alınması anlamına gelmektedir.
Muhtemel bir senaryoda geniş çaplı bir kara işgali ihtimali düşük görünmektedir. İran’ın nüfusu, coğrafi yapısı ve savunma kapasitesi dikkate alındığında klasik bir işgal modeli hem askerî hem siyasi açıdan, ABD ve müttefikleri açısından son derece maliyetli olacaktır. Daha sınırlı, hedef odaklı ve süre açısından kontrollü operasyon ihtimalleri daha gerçekçi gözükmektedir.
Ancak asıl kırılgan olan nokta, İran’ın meşru müdafaa çerçevesinde vereceği muhtemel karşılık ve çatışmanın bölge geneline yayılma riskidir. Enerji güvenliği, deniz ticareti ve bölgedeki vekil unsurlar üzerinden oluşabilecek gerilim, krizi çok katmanlı hâle getirebilir. Bu durum yalnızca taraf ülkeleri değil, tüm bölgeyi etkileyebilecek sonuçlar doğurur.
Denklemin tam ortasında ise Türkiye bulunmaktadır. Coğrafi konumumuz, enerji koridorlarındaki rolümüz, ticari yollar üzerindeki stratejik yerimiz ve NATO üyeliğimiz dikkate alındığında, bölgedeki her gerilim doğrudan ya da dolaylı şekilde ülkemizi etkileyecek potansiyele sahiptir.
Burada bizim için aslında en önemli tehdit şudur: Yani böylesi bir tablo, ekonomik, sosyal ve güvenlik boyutlarıyla da ülkemizi etkileyebilir. Açık konuşmak gerekirse, olası bir İran krizinde Türkiye’nin karşılaşabileceği en büyük risk askerî değil; kontrolsüz ve kitlesel bir göç dalgası olacaktır. Yani bizim için en büyük ve önemli tehdidin bu kitlesel göç dalgası olacağını düşünüyoruz ve buna göre inşallah devletimiz hazırlığını yapmaktadır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey panik değil; sağduyu, dengeli ve diplomatik akıldır. Bu da Türkiye Cumhuriyeti Devleti dışişleri geleneğinde mevcuttur. Türkiye ne rehavete kapılmalı ne de savaş psikolojisine sürüklenmelidir. Devlet aklı, tedbiri elden bırakmadan gerilimi düşürmeye dönük diplomatik kanalları açık tutmayı gerektirmektedir.
DİPLOMASİ VURGUSU VE İRAN BÜYÜKELÇİLİĞİ GÖRÜŞMESİ
Kıymetli kardeşlerim, değerli basın mensupları; temennimiz bölgede silahların değil diplomasinin konuşması, gerilimin değil müzakerenin hâkim olmasıdır. Barışın, sükûnetin ve uluslararası hukuka dayalı bir uzlaşma zemininin güçlenmesi yalnızca bölge ülkeleri için değil, küresel istikrar için de zaruridir.
Biliyoruz ki Türkiye, ülkemiz; bu zorlu süreçte aklıselimle hareket etmeye, barış ve istikrar yönündeki her yapıcı girişimin yanında durmaya devam edecektir.
Geçtiğimiz hafta İran Büyükelçiliği’nin daveti üzerine, biliyorsunuz, büyükelçiyle ve diğer yetkililerle uzun sayılabilecek bir görüşme gerçekleştirdik; şahsım ve parti heyetimiz olarak. Bütün bu konuları kendileriyle de konuştuk. Bizleri sağ olsunlar bilgilendirdiler. Hem İran’da yaşanan iç olayları hem Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan süreci kendileri bizlere aktardılar. Samimi bir şekilde bilgilendirdiler.
Tabii orada dikkat çeken nedir? Kamuoyuna da yansıyor. Amerika Birleşik Devletleri görüntüde ne diyor? İran bir hafta içerisinde nükleer silahı yapacak. Allah Allah... Yani senelerdir yapamadı, bir haftada yapacak. Onun için bizim hemen, bir hafta önce, bir haftaya kalmadan vurmamız lazım diyor. Yani vuracak; aklına koymuş ama bahanesi ne? Bu.
Böyle bir şey var mı? Yok. Irak’ta da yoktu, vurdular. Başka noktalarda da yoktu, vurdular. Onun için ABD’ye asla inanmıyoruz, asla samimi görmüyoruz.
İran açıkça şunu söylüyor: İran diyor ki, biz nükleer silah yapmayacağız. Ama barışçıl olarak nükleerden faydalanmak istiyoruz diyor. Nükleer güçten faydalanmak istiyoruz diyor. Nükleer santraller yapmak istiyoruz diyor. Bunun her devletin hakkı olduğunu düşünüyoruz.
Amerika’nın, Almanya’nın, Fransa’nın hakkıysa; Rusya’nın, Çin’in... O zaman bu İran’ın da, Türkiye’nin de ya da başka bir dünya ülkesinin de hakkıdır ve bu hak engellenmemelidir. Eğer bu yanlış bir şeyse o zaman ABD de, Rusya da, diğerleri de ellerindeki nükleer silahları imha etmelidir. Yani bunu yapmıyor. Bunu yapmıyorsa başkasına söyleyecek lafı yoktur.
KKTC ZİYARETİ VE KIBRIS’IN JEOPOLİTİĞİ
Kıymetli kardeşlerim, değerli vatandaşlarım; biraz önce de ifade ettim: Akşam iftarda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde olacağız. Öncesinde Kıbrıs’la ilgili de birkaç cümle ifade etmek istiyorum.
Değerli basın mensupları, kıymetli kardeşlerim; Kıbrıs, son dönemde nüfusunun ve yüz ölçümünün çok üzerinde bir yoğunlukla dünya siyasetinin gündeminde yer almaktadır. Teknolojinin gelişerek deniz tabanından petrol ve doğal gaz çıkartmanın maliyetlerinin düşmesi dolayısıyla kârlılığın artmasıyla Doğu Akdeniz yeniden dünyadaki güç odaklarının hesaplaşma merkezine dönüşmüştür.
Doğu Akdeniz’de 150 yıl önce Orta Doğu’nun yaşadığı senaryonun, benzer aktörler tarafından yeniden sahneye konduğunu görüyoruz. Ve burada hedef nedir? Türksüz bir Kıbrıs’tır. Ya da esir edilmiş Türklerin yaşadığı, Rumların insafına terk edilmiş Türklerin yaşadığı bir Kıbrıs hayalidir.
Türkiye’nin, Türk askerinin, Türk Barış Gücü’nün çıkarıldığı; Türkiye’nin garantörlüğünün kaldırıldığı bir Kıbrıs hayal etmektedir. Bunu Yunanistan, Rumlar Enosis için hayal etmektedir. Ama ABD’si, İsrail’i, Fransa’sı, İtalya’sı; bunlar da kendi çıkarları için, en çok da enerji için bunu istemektedirler. Çünkü Türkiye orada kendileri için bir engeldir.
Ama ne yaparlarsa yapsınlar Kıbrıs Türktür ve Türk kalacaktır. Sadece Kıbrıs 1974’te Türk olmamıştır. Kıbrıs da Hilafet döneminde, Asr-ı Saadet döneminde İslam’ın olmuş; Müslümanların olmuş ve daha sonra da dört beş asır Osmanlı idaresinde kalmış; şimdi de bağımsız bir Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vardır.
Onun için bu gerçeği, bu tarihî gerçeği hiç kimse değiştiremez ve Türk yurdu olan Kıbrıs’tan ne Türk’ü ne de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni de kimse çıkaramaz. Yeter ki biz birlik olalım. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Türkiye’yle ilişkileri, en üst düzeyde, bugüne kadar olduğu gibi sağlıklı yürüsün.
Başta yeni seçilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olmak üzere; onun partisindeki zihniyet de bu birlik düşüncesine katılırsa o zaman Kıbrıs daha da rahatlar ve daha da büyük güvence altına alınmış olur. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Erhürman’ın seçildikten sonraki açıklamaları da bizim umut ettiğimiz yöndedir ve mahiyettedir.
Onun için de biz, diğer bütün partilerden ve sivil toplum örgütlerinden, Kuzey Kıbrıs Türk halkının tamamından beklentimiz nedir? Birliktir, beraberliktir, kardeşliktir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’yle tam bir uyum içerisinde yoluna devam etmesidir. Aksi, Kıbrıs Türklerini 1974 öncesine götürür ki bu da hiçbirimizin arzu etmediği şeydir. Allah Kıbrıs Türk’ünü yetmiş dört öncesi Rum katliamlarından muhafaza eylesin ve tekrar yaşatmasın, inşallah diyoruz.
Kıymetli kardeşlerim; bu duygu ve düşüncelerle sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Ramazan-ı Şerif’inizi tebrik ediyorum. Değerli basın mensuplarımıza da katılımları için şükranlarımı sunuyorum. Sağ olun, var olun; Allah’a emanet olun diyorum. Hayırlı günler diliyorum."
Kamu Başdenetçisi Sayın Akarca'dan Sayın Destici'ye ziyaret
ÖNCEKİ HABER
Sayın Destici, KKTC Dışişleri Bakanı Sayın Ertuğruloğlu’nu ziyaret etti