"Kıymetli basın mensupları, değerli dava arkadaşlarım, değerli vatandaşlarım; öncelikle cümlenizi sevgiyle, saygıyla, hürmetle, muhabbetle selamlıyor, bir haftalık olağan basın toplantımıza daha hoş geldiniz, şeref verdiniz, diyorum. Öncelikle toplantımızın hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Hak'tan niyaz ediyorum.
Değerli dava arkadaşlarım, kıymetli kardeşlerim; geçtiğimiz haftayı, yani 25 Mart-31 Mart haftasını, Şehit Muhsin Yazıcıoğlu'nu ve şehitlerimizi anma haftası olarak değerlendirdik. 25 Mart'taki Taceddin Dergâhı'ndaki anma programımızın akabinde, Ankara'da, biliyorsunuz, büyük bir salonda bir anma toplantısı daha gerçekleştirdik. 26 Mart'ta Sivas'taydık. 27 Mart'ta İstanbul'da, 28 Mart'ta Hollanda'nın başkenti Amsterdam'da, Nizam-ı Âlem Federasyonumuzun oradaki külliyemizde, gönül birliği içinde olduğumuz arkadaşlarımızın organize ettiği Şehit Muhsin Yazıcıoğlu'nu ve Çanakkale şehitlerimizi ve tüm şehitlerimizi anma toplantımızı gerçekleştirdik. Kendilerine de şükranlarımı sunuyorum.
Akabinde pazar ve pazartesi günü Erzurum'daydık. Kadim Türk şehri, Selçuklu'ya başkentlik yapmış Erzurum'daydık. Pazar günü yine yüksek bir katılım ve büyük bir coşkuyla il kongremizi, 13. Olağan Erzurum il kongremizi gerçekleştirdik. İl başkanımıza ve yönetimine bir kez daha hayırlı olsun diyor ve başarılar diliyorum. Ertesi gün, yani pazartesi günü de Erzurum'daki diğer programlarımızı tamamlayarak gece Ankara'ya döndük.
ŞEHİTLER, GAZİLER VE GÜVENLİK GÜÇLERİNE VEFA
Kıymetli kardeşlerim; şehit liderimiz Muhsin Başkanımız'ı ve onunla birlikte şehadete yürüyen yol arkadaşlarını, Çanakkale şehitlerimizi, terör şehitlerimizi, Kıbrıs şehitlerimizi, 15 Temmuz şehitlerimizi, velhasıl tüm şehitlerimizi bir kez daha rahmetle, minnetle ve şükranla yâd ediyorum. Ruhları şad olsun, mekânları cennet olsun, inşallah, diyorum.
Hayatını kaybeden gazilerimize de Allah'tan rahmet diliyorum. Hayatta olanlara da saygılarımızı ve hürmetlerimizi iletiyorum. İçeride ve dışarıda devletimizin varlığı, ülkemizin bütünlüğü, milletimizin birliği, istiklali ve istikbali için hayatını ortaya koyarak mücadele eden kahraman güvenlik güçlerimize, kahraman Mehmetçiğimize, kahraman polisimize ve güvenlik korucularımıza bir kez daha şahsım ve camiam adına şükranlarımı sunuyorum. Cenab-ı Hak her daim yâr ve yardımcıları olsun, onları mansur ve muzaffer eylesin, inşallah, diyorum.
A MİLLÎ FUTBOL TAKIMIMIZIN BAŞARISI
Değerli dava arkadaşlarım, kıymetli kardeşlerim; dün akşam Türkiye'yi sevince boğan bir hadise yaşandı. O da A Millî Futbol Takımımızın yirmi dört yıl aradan sonra finalinde kardeş Kosova Millî Takımı'nı 1-0 yenerek 2026 Dünya Kupası finallerine katılma hakkı kazanmasıydı. Ben de A Millî Futbol Takımımızı yürekten tebrik ediyorum ve Dünya Kupası'nda başarılar diliyorum.
İnanıyoruz ki millî takımımız, elbette ki bir futbol takımından bahsediyoruz ama biliyorsunuz, futbol maçları, özellikle Dünya Kupası, Avrupa Kupası; bunlar ülkelerin bir nevi onur mücadeleleri oluyor, şeref mücadeleleri oluyor. Ve orada kazanılan başarılar da o devletlerin, o ülkelerin, o milletlerin gerçekten varlığını devam ettirmesine, milletin birliğinin yüksek seviyeye çıkmasına ve moralinin yükselmesine büyük katkı sağlıyor.

Bizim çocuklar da zaten sadece bir futbol oyuncusu olmanın ötesinde, millî maçlarda rengini şehitlerimizin kanından alan ay yıldızlı formamızı gerçekten bu hassasiyetle ve bu hissiyatla temsil ediyorlar. Sahadaki yaptıkları hareketlerde, gol sevinçlerinde, maç öncesi dualarında, maç sonrası niyazlarında da bunu çok net bir şekilde görebiliyoruz. Yaptıkları figürlerde bunu görebiliyoruz. Yani bir futbolcumuz çıkıyor, biliyorsunuz; golü attığında bunu (şehadet işareti) yapıyor. Bir futbolcumuz bunu (bozkurt işareti) yapıyor. Dolayısıyla çocuklarımızın tamamının millî ve manevi değerlere yüksek oranda sahip olduklarını görmekten de büyük bir memnuniyet duyduğumuzu ifade ediyorum. Her birini ayrı ayrı tekrar alınlarından öperek tebrik ediyoruz ve Dünya Kupası'nda da başarılar diliyoruz. İnşallah kupaya kadar gideceklerine de yürekten inanıyoruz.
GÖRELE’DEKİ HADİSE VE TOPLUMSAL SORUMLULUK
Değerli kardeşlerim, kıymetli vatandaşlarım; bazen insanlığa dair, hayata dair umutlarımızı gerçekten karartan haberlerle karşılaşıyoruz, hadiselerle, olaylarla karşılaşıyoruz. İşte bunlardan bir tanesini geçtiğimiz günlerde Giresun'un Görele ilçesinde CHP'li belediye başkanının görevden alındığı taciz davasının mağduru on altı yaşındaki bir kız çocuğunun geçirdiği elim ve şüpheli trafik kazasından sonra tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybettiği haberiyle almış bulunduk. Son derece üzgünüm. Biliyorum ki sizler de, milletimiz de son derece üzgün.
Kamu görevinin, kamu görevlerinin insanlara yüklediği sorumlulukların, toplumdaki yerimizin, görevlerimizin dışında vatandaş olmanın, baba olmanın, insan olmanın bize yüklediği sorumluluklar üzerinde daha çok durmaya ihtiyacımız var. Çocuklarımıza karşı sorumluluklarımız var. Evlatlarımıza, gençlerimize karşı sorumluluklarımız var. Bu taciz davası süreci devam ettiği için ancak belli sınırlar içerisinde konuşabiliyoruz.
Dün Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığımız, Görele Belediye Başkanlığı görevinden uzaklaştırılan şahsın taciz ettiği iddia edilen kız çocuğunun ölümüyle ilgili sürece müdahil olacağını açıkladı. Yaşanan hadise bütün yönleriyle ve hiçbir şüphe kalmayacak şekilde, cam gibi net bir şekilde aydınlatılmalıdır. Aksi hâlde kamu vicdanı ağır yara alacaktır. Biz de konunun Büyük Birlik Partisi olarak, hukukçularımız aracılığıyla, başta hukuk işlerinden sorumlu genel başkan yardımcımız olarak takipçisi olduğumuzu, olacağımızı buradan bir kere daha ifade ediyoruz.
Hayatını kaybeden kız çocuğumuza Allah'tan rahmet, kederli ailesine, yakınlarına da başsağlığı ve sabır niyaz ediyorum. Cenab-ı Hak tüm evlatlarımızı, tüm çocuklarımızı işte bu cinsi sapıklardan da, sokak çetelerinden de, her türlü terörden de, her türlü kötülükten ve şerden muhafaza etsin.
Tabii duamızın yanı sıra, devletimiz elbette ki bu hususla ilgili görevli olanların da daha hassas çalışmaları gerektiğini de buradan altını çizerek ifade etmek istiyorum. Tabii ki kötülüğü insanların kalbinden tamamen söküp atmadıktan sonra hukuk ya da kolluk kuvvetleri marifetiyle tamamen engellemek, sıfıra düşürmek mümkün değildir. Bu, dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Önemli olan insanların kalbine vicdanı yerleştirebilmektir. Önemli olan insanların kalbine ahlakı yerleştirebilmektir. Önemli olan insanların kalbine imanı yerleştirebilmektir. Adalet, merhamet duygularını yerleştirebilmektir. Merhametli, vicdan sahibi, ahlaklı olan insan, bir çocuğa ya da bir masuma, bu sadece çocuk da olmayabilir, savunmasız bir kadın da olabilir, savunmasız bir yaşlı insan da olabilir, bu tür kötülükleri yapmaz. Bu tür kötülükleri yapıyorsa, dediğim gibi, mutlaka imanında, ahlakında, vicdanında, adalet duygusunda bir eksiklik vardır. Kötü bir insandır; yani bunu söylüyorum. Allah kötülerden bizi muhafaza eylesin.
Tabii biz siyasetçilere düşen de kötüleri görev başına getirmemek, yetkili konuma getirmemektir. Şehit Muhsin Yazıcıoğlu'nun Sivas'a belediye başkanı seçerken sabah namazına kalkıp kalkmadığını kontrol etmesi işte tam da bundandır.
BELEDİYELER, YARGI SÜREÇLERİ VE TOPLUMSAL ÇÜRÜME
Değerli basın mensupları, kıymetli kardeşlerim; hemen her gün bazı belediyelerle ilgili yolsuzluk, ahlaksızlık ve istismar dolu suçların yer aldığı hadiselere şahitlik ediyoruz. Soruşturmaları takip ediyoruz. Gözaltılar, tutuklamalar; bütün bunları takip ediyoruz. Bütün bunları değerlendiriyoruz. Yargı süreçleri devam ediyor.
Elbette ki biz bütün bu süreçler başladığında birkaç noktaya dikkat çekmiştik. Efendim, bir tanesi de şuydu. Biz dedik ki her şey hukuk ve demokrasi içerisinde yürüsün. İki, masumiyet karinesi mutlaka korunsun. Ve tarafsızlık ilkesiyle bunlar yürütülsün, dedik. Aynı düşüncelerimizi, aynı kanaatlerimizi taşıyoruz. Yani başta ne demişsek durduğumuz nokta orasıdır.
Dolayısıyla da çok ayrıntılara da girmek istemiyorum ama genel olarak birkaç cümle söylemek gerekirse Türkiye'nin, Türk milletinin, Türk siyasetinin karşı karşıya kaldığımız çürümeye, yozlaşmaya, seviyesizliğe layık olmadığını söylemek istiyorum. Necip ve Müslüman Türk milleti asla buna layık değil. Bunlara layık değil. Açık ve net söylüyorum. Bu yaşanan hadiselere layık değil bu millet.

Yani bu millet bir belediye başkanı seçiyorsa o belediye başkanı 16 yaşındaki bir çocuğa taciz edemez. Ya da işe aldığı bir sekreteriyle gayriresmî bir hayat yaşayamaz. Ama şimdi bakıyoruz, olayın bu evlilik dışı yaşantısı konuşulmuyor. Ahlaksızlık, haram, günah; bunlar konuşulmuyor. Yaşı konuşuluyor. Sanki yaşı kırk olsaymış problem yok. Yaş konuşuluyor. Özel hayatıymış, istediğini yapabilirmiş. Bunlar konuşuluyor. Bunlar, ne kadar büyük bir çürümeyle, yozlaşmayla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.
Ve buradan Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı'na ve yönetimine ve hepimizin gözleri önünde yaşanan bu hadiseye nasıl sahip çıkıyorlar, gerçekten hayret ediyorum. Yani onlara düşen nedir? “Kardeşim, yanlışı kim yapmışsa, babamın oğlu da olsa tırnağımı keser gibi keser atarım.” demek olmalıdır. Atarım, gitsin hukuka, yargıya hesabını versin kardeşim. Yaptığı ahlaksızlığın da hesabını versin, varsa hırsızlığın da hesabını versin, yolsuzluğun da hesabını versin. Aklansın gelsin, demesi gerekir.
Yani gerçekten akıl almaz şeyler, yaşı üzerinden yapılan konuşmalar. Özel hayatıymış, efendim, kimse karışamazmış. Yani nasıl karışamazmış? Belediye başkanı, belediye başkanı. Bir şehir teslim edilmiş. Yüksek bir bütçe teslim edilmiş. Binlerce çalışanı var. Nasıl karışılamazmış? Elbette ki karışır. Yargı da karışır. Hukuk da karışır. Devlet de karışır. Millet de karışır. Karışır yani, bu açık ve net. Ama maalesef bu yozlaşmadan dolayı bu sahiplenişleri de görüyoruz.
KADIN KURULUŞLARI, PARTİZANLIK VE SİYASİ SORUMLULUK
Bir de çok enteresan bir şey. Kadınların, CHP kadın kollarının ya da başka kadın derneklerinin bu ahlaksızlığa, milletin gözleri önünde yaşanan bu ahlaksızlığa sahip çıkmaları gerçekten işler acısı, acınası bir durum. Onlara acıyorum yani, başka söyleyecek tek kelime dahi bulamıyorum. Bari siz tepki gösterin ya. Siz tepki gösterin.
Örnek vermek istemiyorum ama aynı şekilde bir otel odasında kendi muhalifleri bir partinin belediye başkanı ya da yöneticisi aynı durumda kamuoyuna görüntüleri yansısaydı ya da bir profesörün görüntüleri yansısaydı, bir din görevlilerinin ve de bir cemaat ya da işte tarikat ehlinin görüntüleri yansısaydı aynı tepkiyi mi vereceklerdi bu Cumhuriyet Halk Partisi'nin, Halk Partisi'nin kadın kolları? Sözde özgür kadın dernekleri aynı tepkiyi mi vereceklerdi?
Yani dolayısıyla da herkesin bu partizanlığı bir kenara bırakarak yolsuzluğa, ahlaksızlığa, hırsızlığa, çürümeye karşı hep birlikte mücadele etmemiz gerekiyor. Bunun A Partisi, B Partisi, C Partisi olmaz. Çünkü bu ülke bizim, insanlar bizim, bu çocuklar bizim, bu gençler bizim. Onun için hep birlikte ülkemize, milletimize, çocuklarımıza, gençlerimize sahip çıkmak gibi bir yükümlülüğümüz ve sorumluluğumuz vardır. Herkesi, her siyasi partiyi bu sorumluluğun gereğini yapmaya davet ediyoruz.
SEÇİM HASSASİYETİ, YEREL YÖNETİMLER VE DENETİM
Tabii milletimize de çağrımız şudur. Seçimlerde aşırı partizanlıktan kurtulmaları gerekiyor. Özellikle yerel seçimlerde. Kim belediye başkanı adayı, buna iyi bakmaları gerekiyor. Gözü kapalı, aman şu gelmesin de bu gelsin, mantığıyla hareket etmemeleri gerekiyor.
Yani hem milletimiz seçim yaparken hem seçilenlerin görevlerinin devamı sürecinde daha ilgili, daha hassas, daha dikkatli olunmalı ve yerel yönetimler kamu kuruluşlarımız tarafından daha etkin bir şekilde denetlenmesi sağlanmalıdır. Şimdi daha tersini istiyorlar. Yerel yönetimler daha özgür hâle gelsin, daha yetkileri artırılsın. Vallahi bu yetkilerle adam her şeyi yapıyor. Bir de düşün ki daha yetkileri artırılırsa neler neler yaparlar. Yani hem bu gayriahlakilik, yolsuzluk anlamında hem de terör örgütleriyle iltisak ve onlara destek anlamında.

Onun için evet, doğru çalışan için, işini iyi yapan için elbette ki yetkiler artırılır, destekler artırılır. Sivas Belediye Başkanı için, Sivas Belediyesi için bunlar yapılır. Sadece kendi belediyemiz için söylemiyorum. İşte Erzurum'daydık. Oradaki belediyeler için yapılır. Gaziantep'teydik. Geçen hafta oradakiler için yapılır. Ama tutup da bu tür, aldığı yetkiyi, milletten aldığı emanete ihanet ve hıyanet edenler varsa bunlar da en ağır şekilde cezalandırılmalıdır. Ve bunlara da partizanlık adına da asla sahip çıkılmamalıdır.
Yargıya herkes güvenmelidir. Evet, bizde yargı belki ağır aksak, topal işleyebilir ama mutlaka neticede yargı görevini yapar. Ve şeriatın kestiği parmak da acımaz. Bazı cahil cühela takımı bunu işte şeriat istiyor, burası laik Türkiye Cumhuriyeti, gibi anlasa da yani toplum önünde, ekranlarda güya bunlar alımlı, bakımlı, sanırsın ki eğitimli; daha bu sözün bir darbımesel olduğunu, “şeriatın kestiği parmak acımaz”ın anlamını bile bilmiyor. Onu zannediyor, şeriat istiyorlar zannediyor. Böyle ahmakları, böyle gerizekâlıları, böyle toplumun kültüründen habersizleri de her gün neredeyse televizyonlarda konuşturup neymiş efendim, reklam gelirleri yüksekmiş, o programın izleyicisi fazlaymış. Yani toplumun ahlakını, dinî, millî, manevi değerlerini terazinin bir kefesine koyuyorlar, aldıkları reklam parasını öbür kefesine koyuyorlar, reklam parasını alıp öbürünü satıyorlar. Evet. Bu kadar olsun. Allah bunlardan da bizi korusun.
İRAN, ABD, İSRAİL VE BÖLGESEL GELİŞMELER
Kıymetli kardeşlerim, kıymetli vatandaşlarım; tabii dünyanın gündeminde şu anda İran, daha doğrusu ABD ve terörist İsrail'in İran'a yönelik uluslararası hiçbir hukuku, meşruiyeti bulunmayan haksız, hukuksuz, gerekçesiz saldırıları var. Gerekçeler var ama hiçbiri inandırıcı değil. Anlatmaya, tekrar tekrar saymaya gerek yok. Zaten ABD Başkanı da her gün, bazen iki üç günde bir yaptığı basın toplantılarında gerekçeleri değiştiriyor.
Yani bir gün efendim, nükleer silah yapacaklardı, bir hafta içinde, diyor. Öbür gün Amerika'yı kurtardık, kurtardık; Amerika'ya saldıracaklardı, diyor. İşte öbür gün İsrail'e saldıracaklardı, diyor. Yani her gün gerekçeler de değişiyor çünkü haklı bir gerekçe yok. En büyük gerekçe ne? Onlar söylemese de bir, İsrail'in güvenliği ve İsrail'in arz-ı mev'ud hayaline ulaşması. En büyük gerekçe bu aslında. İsrail bunun için ABD'yi sürüklüyor.
İkincisi ne? İkincisi, emperyalizm. ABD emperyalizmi. Yani bütün bölgenin kaynaklarını sömürmek. Yetmedi, doymadılar. Irak'ı sömürdüler, Afganistan'ı sömürdüler, Suriye'yi sömürüyorlar, Afrika'yı sömürdüler ve şu anda yine sömürmeye devam ediyorlar.
Ama bir gerekçe daha ne var? Zamanlaması açısından bir gerekçe var. O da ne? Belki biraz daha bu gecikebilirdi ama zamanlaması açısından İsrail'de, İsrail Başbakanı ve hükûmeti hakkında devam eden bir yolsuzluk dosyası var. Bunu örtme çabaları. İkincisi, ABD'deki Epstein hadisesinin olması. Çünkü burada da direkt oklar ABD Başkanına gidiyor. Ve dolayısıyla da bu iki gerekçe, iki konu daha doğrusu, bu savaşı ya da İran'a yönelik saldırıları erkene almıştır ya da hızlandırmıştır.

Şu anda ABD kamuoyunda bu savaşa karşı tepkiler gittikçe yükselmektedir. Aynı şekilde ABD halkı bu yüzden Trump'ın görevini bırakmasını istemektedir ve ABD'nin en büyük yayın kuruluşları, New York Times gibi, Washington Post gibi, bütün bu gazeteler şu anda Trump'ın İsrail tarafından bir savaşa sürüklendiğini ve Amerika'nın savaşı olmadığını bu savaşın ve dolayısıyla da Amerika'nın yanlış yola girdiğini ve savaşta da yenilmeye başladığını ve asla kazanamayacağını yazmaktalar. Bu da dün gecede Trump'ı delirtmekte, bütün bu haberler ve dün konuşmasının önemli bir kısmını da bu Amerika'daki basın yayın kuruluşlarına yönelik olarak açıkladı. Burada da üzerinde ciddi bir baskı olduğunu ve bundan da büyük bir rahatsızlık duyduğunu da görüyoruz.
Tabii bütün buraya baktığımızda bölgede Osmanlı'dan sonra yani takriben şöyle bir yüz, yüz on, yüz yirmi yıl öncesine gidersek yani Osmanlı çekildikten sonra bölgenin asla ve kat'a huzura ermediğini ve tamamen kan ve gözyaşına boğulduğunu görüyoruz. Sadece oluşturulan devletçiklerin başında bir zümre var. Bunlar rahat ve lüks bir hayat yaşıyorlar ama geri kalanı tamamen sefalet içerisinde, büyük büyük bir bölgede kan ve gözyaşı içerisinde.
Yani Arap ülkelerinin hangisine gidersek bunu görüyoruz. Devletler zengin, devletleri yönetenler lüks ve şatafat içinde yaşıyor. Ama aşağıya indiğinizde halkın yüzde sekseninin fakruzaruret içerisinde bir hayat sürdürme gayreti içinde olduğunu görüyorsunuz. Geçen haftalarda da yaptım. Bu hafta da söylüyorum. Artık bu milletlerin, bu ümmetin ayağa kalkması lazım ve emperyalistlerle, siyonistlerle iş birliği hâlinde olanları başlarından devirmeleri ve göndermeleri gerekiyor.
TRUMP, NETANYAHU VE İSLAM ÜMMETİ
Çünkü baktığınız zaman ülkelerinin kaynaklarının tamamına yakını emperyalist ülkelere gidiyor. İşe yarıyor mu? Yaramıyor. Daha geçtiğimiz yıl Trump gezdi Körfez ülkelerini, Suudi Arabistan'ı. Değil mi? Kiminden 1 trilyon dolar, kiminden 800 milyar, kiminden 600 milyar. 3 trilyon dolar para topladı. 3,2 trilyon dolar. Ama daha sonra dedi; en ufak bir şey geldiğinde Suudi Arabistan Veliaht Prensi'ne, benim şimdi burada ağzıma alamayacağım hakaretlerde bulundu.
Onun için Trump'ın övgüsüne de güvenilmez, sövgüsüne de güvenilmez. Duygusallık aradan kalktı mıydı Trump size karşı her türlü hakareti yapabilir, her türlü kötülüğü de yapabilir elinden gelen. Öbürü, Netanyahu ise tam bir alçak ve soykırımcı. Onunki daha başka bir şey. O çünkü, dediğim gibi, Siyonistler dışında hiç kimseyi insan olarak kabul etmiyorlar bir kere. Yahudiler dışında. Ve Arz-ı Mev'ud hayaline kendi döneminde ulaşılması için de elinden gelen bütün gayreti gösteriyor.
Ama ben inanıyorum ki bu İslam ümmeti mutlaka uyanacak ve yine inanıyorum ki İsrail belasını kahraman Türk milletinden bulacaktır. Çünkü Türk milleti Allah'ın kılıcıdır. Yeryüzündeki kılıcıdır.
TÜRKİYE'NİN TUTUMU VE HÜKÛMETİN YAKLAŞIMI
Tabii Türkiye'nin, ülkemizin pozisyonuna baktığımız zaman Türkiye doğruları söylüyor. Doğruları söyleme gayreti içerisinde, doğru bir bakış açısıyla yaşananları değerlendirme gayretinde bulunuyor. Fiilî olarak savaşın tarafı olmadı ve olmayacak. Ancak hakkın yanında, zulmün ve zalimin karşısında olma gibi de bir yükümlülüğümüz var. Türk milletinin de genetiğinde bu var zaten. Biz zalimin ve zulmün yanında asla olmadık ve olamayız. Biz dinine, diline, kökenine bakmadan mazlumun yanında olduk ve bundan sonra da mazlumun yanında, zalimin karşısında olmaya devam edeceğiz.

Hükûmetimizin süreci bu dikkat ve hassasiyetle yürüttüğünü görmekten de büyük memnuniyet duyuyoruz. Türkiye, Rusya-Ukrayna Savaşı'nda da, Suriye'de, İsrail'in Filistin'de, Gazze'de gerçekleştirdiği soykırımda da, Irak konusunda da bedel ödeme pahasına doğru yerde durmuştur. Doğru tavır almıştır. Bu hakkı herkes teslim etmelidir. Politik gerekçeler, politik çıkarlar bir hakkın teslimine asla engel olmamalıdır.
SAVAŞIN EKONOMİK MALİYETİ VE FİYAT ARTIŞLARI
Kıymetli kardeşlerim, tabii ki bu savaşın dünyaya ve ülkemize de bir ekonomik maliyeti var. Petrol üreten ülkeler elbette ki şu anda bundan etkilenmiyor. Ya da petrol bağlantısını uzun vadeli yapan ülkeler de bundan kısa sürede etkilenmiyor. Bizim gibi enerjide yüzde doksan üzerinde dışa bağımlı olan ülkeler bundan ilk andan itibaren olumsuz etkileniyor. İşte bizde de Brent petrol fiyatları yukarı çıktığı anda bizde de akaryakıt fiyatları otomatik olarak yukarı çıkıyor. Ve akaryakıt fiyatları yukarı çıktığı anda da sütten ete, ekmekten sebzeye kadar bütün gıda fiyatları da ve diğer hammadde fiyatları artacağı için diğer bütün mamullerin fiyatları da yükseliyor.
Hem de öyle bir yükseliyor ki petrol yüzde on artıyorsa bizde gıda fiyatları yüzde otuz artıyor. İşte namussuzluk da burada başlıyor. Daha ağır kullanıyorum bugün. Çünkü bu tam bir namussuzluk ve ahlaksızlıktır. Ankara marketinde 500 lira olan biber, bildiğimiz yeşil biber, o gün gittik Erzurum'da halk pazarı marketi açtı büyükşehir, 129 lira. 129, 500. Ya böyle bir şey olabilir mi arkadaşlar ya? Yani tutturabildiğine satıyorlar, tutturabildiğine.
Bakın o halk pazarının alış ve satış fiyatları. Bu da zararına satmıyor. Mesela kaça almış, kaça satıyor? Domatesi 94 liraya satıyor. Yerel zincirde 119 liraya satılıyor. Ulusalda 109 liraya satılıyor. Bibere bakacaktım. Sivri biber, evet, 129 lira bakın. Yerel zincirde 199 lira. Ulusalda 239 lira. Bu da daha düşük fiyatlar. 119'a 239. Ki Ankara'da 500 liraydı geçen hafta.
Ya şimdi böyle bir şey olamaz arkadaşlar yani. Böyle bir şey kabul edilemez. Ama maalesef, maalesef bunlar var mı? Bunlar var. Bunları yapıyorlar. Bunları senelerdir konuşuyoruz. Artık bunlara mutlaka dur denmesi gerekiyor. Yani öyle bir ceza vereceksin ki para cezası, hapis cezası, iş yeri kapatma cezası; bunlara cesaret edemeyecek. Hâlâ bunlara cesaret ediyorlarsa demek ki burada bu tedbirlerde, cezalarda bir sıkıntı var. Yani bunun bir caydırıcılığı yok. Onun için daha sık denetlenmeli ve daha ağır cezalar gerekiyorsa yeniden yasal düzenlemeler yapılarak bu fırsatçılara fırsat verilmemelidir.
ASGARİ ÜCRET, ENFLASYON VE ADALET
Çünkü diyelim asgari ücret, adamın maaşı artıyor mu şu anda? Artmıyor. Temmuz'da da artmayacak. Bizce artması lazım. Her altı ayda bir yenilenmesi lazım. Enflasyon güncellemesi yapılması lazım. Ama işte geçen sene artırılmadı, bütün söylememize rağmen. Ama sütün fiyatı, etin fiyatı, ekmeğin fiyatı, biberin fiyatı, otobüsün fiyatı, elektrik faturası, doğalgaz faturası; bunlar artıyor. Peki adamın maaşı artmıyor bir sene. Ya nasıl hayatını idame ettirecek?

Sen akaryakıta eşel mobil sistemiyle zam yapıyorsan o zaman asgari ücretlinin maaşına da eşel mobil sistemiyle zam yap kardeşim. Günlük günlük yenile. Günlük yenile, aylık yenile en azından. En azından üç ayda bir yenile. Hadi olmadı altı ayda bir yenile. Adam 28 bin lira alıyor. Mazot 50 lira diyelim ocakta. E şimdi adamın maaşı yine 28. Akaryakıt olmuş 70. Bütün gıda ürünleri, bütün mamuller buna göre artmış, yüzde otuz artmış. Adamın maaşı yerinde. Onun için her yerde adaleti sağlamamız lazım. Her yerde.
ENERJİ GÜVENLİĞİ, HÜRMÜZ BOĞAZI VE STRATEJİK ÜRETİM
Kıymetli kardeşlerim, şunu da ifade etmek istiyorum. Sonra da bu meseleyle ilgili ABD, Kanada, Brezilya gibi ülkeler üretim artırarak açığı kapatmaya çalışsa da maalesef Orta Doğu'nun payı kritik. Bizim ta oralardan akaryakıt getirmemiz de aylarca zaman alacak. İran'ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolü, bize göre küresel enerji güvenliğinin en zayıf noktasıdır. Bu nedenle savaşın uzaması dünyada bölgemize ve doğal olarak Türkiye'nin enerjinin maliyetleri etkisi bağlamında büyük bir baskı yaratacaktır.
Pandemi başladığından beri bir şey söylüyoruz. Ne söylüyoruz? Pandeminin ilk gününden beri bir tedbir ve çıkış noktası olarak söylüyoruz. Türkiye'nin bir, gıdada; iki, tarımda, yani gıda ve tarımda; iki, ilaçla aşıda; üç, enerjide; dört, savunma sanayiinde en azından kendi kendine yetecek kadar üretimi olması lazım. Bu olmadığı zaman işte böyle olumsuz etkilerle yüz yüze kalırız ve bunun bedelini de milletimiz öder.
Özetle, tarımda köklü bir planlama yapılmalı ve hayata geçirmeliyiz. Yerli ilaç sanayimizi desteklemeliyiz. Bu konuda son yıllarda atılan adımlardan bilgimiz var. Tabii bunları şu anda burada açıklamamız doğru olmaz. Bunlar nerelerde yapıldığı, hangi aşamada oldu? Ama var. Geç de olsa bu başladı. Çünkü pandemi bize büyük bir ders oldu. Hem aşıyı zamanında alamadık hem de ilaçlarımız tükendi, biliyorsunuz, hatırlarsanız. Çünkü bizim bir aylık stokumuz var. Çünkü kendimiz üretmiyoruz. Şimdi artık kendimiz üretmeye başladık, başlıyoruz inşallah. Bunu biliyoruz.
Enerjiye daha çok yatırım yapmalıyız ama bunu yaparken tarım arazileri üzerine de enerji santralleri kurmamalıyız. Yani bunu da yap, bu tarımı da ihmal etmemeliyiz. Enerji yapacağız diye tarımdan fedakârlık yapmamalıyız. Savunma sanayiindeki gelişmeleri daha da güçlü bir şekilde desteklemeliyiz. Bunu da gördük. Çünkü başka çaremiz yok. Çünkü neyle karşılaşacağımızı bilemeyiz. Ve öyle bir zamana geliriz ki geçmişte olduğu gibi “Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur.” günlerini yaşayabiliriz. Onun için o günlere hazırlıklı olmak zorundayız.
Geçtiğimiz yıl savunma sanayiine katkı olsun diye her bir vatandaşımızdan alınacak 750 liraya karşı çıkanlar herhâlde o gün söylediklerimizin kıymetini bugün anlamışlardır diye düşünüyorum. Herhâlde bugün gelse o yasal düzenleme, yüzleri kızarır ve ona karşı çıkamazlar. Bir günlük, hatta küçük rakı paralarından fedakârlık ederek herhâlde onu öderler diye düşünüyorum.
EKMEK ZAMMI VE GEÇİM SIKINTISI
Evet. Evet. İşte bak, tam konuşuyorduk, ekmeğe zam haberi geldi. Türkiye geneli ekmeğe zam. 200 gram ekmek 15 liradan 17,5 TL oldu. Fırıncılar Odası açıkladı. Gördünüz mü? İşte. Hemen zam. Ama asgari ücretlinin maaşına var mı zam? Bu oranda yok. O idare edecek. Nereye kadar? Yıl sonuna kadar. Belki o zamana kadar ekmek 25 olacak, 30 olacak. Emekli de aynısı, asgari ücretli de aynısı.
İSRAİL MECLİSİ, İDAM YASASI VE ULUSLARARASI TEPKİ
Hepimizi üzen, hayrete düşüren değil. Çünkü İsrail konusunda hiçbir haber bizi hayrete düşürmüyor. Çünkü alçaklıkta, katliamda, soykırımda sınırları yok. Bunu gördük. Uluslararası basında dün şu haberler yer aldı. İsrail Meclisi, Filistinli mahkûmlara idam cezası getirilmesini öngören yasa tasarısını onaylıyor. İsrailli Ben Gvir, gelişmeyi şampanya ile kutluyor. Yani bunlar gerçekten insan olamazlar. Bunların Allah inancı da gerçek değil. Allah'a inanan bir insan bunu yapabilir mi? İster Yahudi olsun, ister Hristiyan olsun.

Uluslararası kamuoyunun tepkisine yol açan yasa tasarısı Knesset Genel Kurulunda yapılan oylamada 48'e karşı 62 oyla kabul ediliyor. Ve onaylanan yasaya göre cezanın infazı, İsrail Cezaevi Servisi tarafından görevlendirilen gardiyanlar tarafından asılma yoluyla gerçekleştirilecek. İnfazı gerçekleştiren gardiyana kimlik gizliliği ve cezai dokunulmazlık getirilecek. Her yönüyle iğrenç, her yönüyle insanlık dışı ve her yönüyle alçakça bir uygulama.
Bir kez daha ifade ediyoruz ki İsrail'in cinayetlerine ses çıkarmayan Batı devletleri, uluslararası kuruluşlar ve özellikle İslam ülkelerinin yöneticileri, İsrailli yöneticilerin, İsrail'in işlediği tüm suçların suç ortaklarıdır.
TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÜRECİ VE MÜZAKERE TARTIŞMALARI
Kıymetli kardeşlerim, Türkiye'de biliyorsunuz, geçtiğimiz yıldan bugüne yürütülen bir terörsüz Türkiye süreci var. Sürecin başında ne söylendi? Şartsız, müzakeresiz bir süreç, bir silah bırakma süreci. PKK şartsız, pazarlıksız, müzakeresiz silahını bırakacak. Sadece silahını bırakmayacak. Tüm unsurlarla kendini feshedecek. Yani sadece Türkiye PKK'sı değil, İran PKK'sı da, Irak PKK'sı da, Suriye PYD'si de; hepsi silah bırakacak. Sadece Türkiye PKK'sı değil, İran PKK'sı da, Irak PKK'sı da, Suriye PKK'sı da, Avrupa'daki kuruluşları da; hepsi kendini feshedecek, dendi.
Peki, bu gerçekleşti mi şu ana kadar? Mesela size göre gerçekleşti mi? Hayır. Vatandaşlarımıza soruyoruz, onlara göre gerçekleşti mi? Yok. Sadece bir on beş silah yakma görüntüsü, hepsi bu kadar. Ve müzakere yok, deniliyor. Ama bakın ne diyor DEM Parti eş genel başkanı, ismini telaffuz etmeyeceğim bir hain, ne diyor? Tırnak içinde: “Sayın” diyor terörist başı için. “Öcalan henüz taşınmış değil.” diyor. Hani İmralı'da bir bina yapılıyor, deniliyor ya, terörist başı için ayrı bir bina, rahat edeceği. “Esas mesele” diyor, devam ediyor, “baş müzakereci statüsünün tanımlanması.” Hani müzakere yoktu? Bak ne diyor hain kadın, ne diyor? “Baş müzakereci statüsünün tanınması” diyor.
Devam ediyor. “Bu müzakerelerin yürütüldüğünün bir hukuki forma kavuşturulması gerekir.” diyor. Yani bir müzakere süreci varmış, bu süreç yürütülüyormuş ve kadın diyor ki bu müzakerelerin yürütüldüğünün bir hukuki forma kavuşması, diyor. Yani biz söylemiyoruz, kadın söylüyor bir müzakere süreci olduğunu. Biz de görüyoruz. Devam ediyor. “Sayın” diyor da ben terörist başı Öcalan diyorum, “Türkiye'deki bütün aydın, yazar, gazeteci, akademisyen, siyasetçi, bilim insanı birçok kesimle görüşmek istiyor.” Biz de soruyoruz. Acaba sanatçılarla, fenomenlerle ya da başkalarıyla da görüşmek istiyor mu? Yoksa onlar gizli saklı mı? Yani diyor ki İmralı'yla İstanbul, Ankara arasına, İmralı-İstanbul arasında bir vapur hattı ya da Bursa, bir vapur hattı; isteyen gelsin gitsin, diyor. Devam ediyor. “Bu diyalog yolunun açılabilmesi ve bunun hem siyasi hem teknik olarak kolaylığının sağlanması önemli bir aşamadır.” diyor.
ÖCALAN'IN AÇIKLAMALARI VE TEHDİT İDDİALARI
Kıymetli kardeşlerim, değerli dava arkadaşlarım; bunun üzerine Öcalan da bir açıklama yapıyor. Ne diyor terörist başı? “Bizim cumhuriyet ile bir sorunumuz yoktur.” diyor. “Asıl mesele cumhuriyetin demokratik olmamasıdır.” diyor. Yani Türkiye Cumhuriyeti'ni demokratik bir cumhuriyet olarak tanımlamıyor, görmüyor. Böyle bir hadsizlik yapıyor.
Bir kere herkes bilsin ki Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir hukuk devletidir. Lakin elbette ki teröristler, terörist başı olanlar bunun dışındadırlar. Onlar devletin şefkat yüzüyle değil, merhamet eliyle değil; onlar elbette ki devletin vurucu timiyle yüzleşmek zorundadırlar. Bu açık ve net. Hainliğe devam ettikleri sürece bu böyle olacaktır.

“Demokrasi, cumhuriyetin güçlenmesini sağlayacak yegâne çözümdür.” diyor. “27 Şubat çağrımda da ifade ettiğim gibi silahlı mücadele dönemi sona erecektir. Artık geriye dönüş mümkün değildir. Yaşadığımız süreç demokratik cumhuriyet ile barışa geçiş sürecidir. Arzulanan süreç başarıya ulaştığında Cumhuriyet iki kat güçlenecektir.” diyor. Yani her iki açıklamada da ne var? Bir tehdit dili var, değerli arkadaşlar. Tehdit ediyor. Açık ve neticede tehdit var. Tehdit ediyorlar.
Elbette ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk milleti bu tehditlere pabuç bırakmayacaktır. Çünkü tehdit cümlesi nerede geçiyor? Tam da şurada geçiyor. “Süreçle ilgili saatler yasal adımlara kurulmuştur.” diyor. Yani bu yasal adımlar atılmazsa farklı, yani tekrar terör eylemleri başlayabilir. Ne diyor? “Süreçle ilgili saatler yasal adımlara kurulmuştur.” diyor. Onun için biz de diyoruz ki senin saatinin de yasal adımının da bu devlet gereğini yapar, hiç merak etme.
BÜYÜK BİRLİK PARTİSİ’NİN TUTUMU
Kıymetli kardeşlerim, tabii bizim Büyük Birlik Partisi olarak görüşümüz başından itibaren nettir. Bunların derdi Türkiye'yi parçalama ve bölgede küresel emperyalizmin yeni operasyon aleti olma heveslerinin bölgedeki savaşın da etkisiyle artarak devam ettiğini görüyoruz. Yani Türkiye diyor, bu savaş ortamında hani bizim istediklerimizi kabul etmek zorunda, gibi bir anlayış da var ama bunun ne kadar boş bir hayal olduğunu görecekler.
Tabii Türkiye'de her zamankinden daha dikkatli olmalı. Tarihten gelen devlet geleneğine ve hukuk devleti olma vasıflarına da uygun bir şekilde davranmalıdır ve davranmaktadır.
TBMM, İMRALI VE TERÖR ÖRGÜTÜNÜN TALEPLERİ
Kıymetli kardeşlerim, değerli dava arkadaşlarım; son olarak PKK'nın Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasi uzantıları, Öcalan'ın baş müzakereci statüsüyle devlet tarafından resmî kabul görmesini çok açık ve net bir şekilde ifade ediyor. Buradan biz de diyoruz ki Abdullah Öcalan denen alçak bir teröristtir. Terörist başıdır. Bebek katilidir. Binlerce şehidimizin, on binlerce insanımızın celladıdır. İnşallah gün gelecek ve hak ettiğini alacaktır.
Terör örgütünün TBMM'deki sözcüleri ayrıca İmralı Adası'nın adeta özel bir yapıya kavuşturularak terörist başının oradan bütün örgütünü rahatça yönetebilmesi ve örgüt yöneticileriyle rahatça görüşebilme ortamının oluşturulmasını talep etmektedir. Biz de soruyoruz ki hani bu süreç şartsız, amasız ve fakatsızdı? Hani müzakere, pazarlık yoktu? Hani sadece silah bırakmayı ve terör örgütünün tüm uzantılarıyla kendini feshetmesini öngörüyordu?
Terörist başı, işte bir an önce okuduğum açıklamasında, “Cumhuriyet ile bir sorunumuz yoktur. Asıl mesele cumhuriyetin demokratik olmamasıdır.” diyor. Gösterilen müsamaha iyice pervasızlaşmalarına ve aklımızla alay etmelerine yol açmaktadır.
DEMOKRASİ, EŞİTLİK VE BÖLÜCÜLÜK ELEŞTİRİSİ
50 yıldır bu cumhuriyete, bu devlete, bu millete kim saldırıyor? Kadın, çocuk, bebek demeden insanlarımızı; asker, polis, güvenlik korucusu demeden kim katlediyor? Korku ve dehşeti kullanarak ülkede ayrımcılığı, hainliği, terörü ve bozgunculuğu kim yapıyor? Bu ülkenin demokrasi sorunu yoktur.
Haddi zatında ülkemizde Türk'ün alıp da Kürt'ün alamadığı hiçbir makam, mevki ve rütbe de yoktur. Bu sadece Kürt, Türkmen açısından böyle değildir. Boşnak açısından da böyledir. Zaza açısından da böyledir. Araplar açısından da böyledir. Arnavutlar açısından da böyledir. Çeçenler açısından da böyledir. Velhasılı Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes hukuk ve kanun önünde de ve haklar, kişisel haklar özünde de eşitliğe sahiptir. Dolayısıyla bir Türk'ün alıp da bir Çeçen'in, bir Çeçen'in alıp da bir Kürt'ün alamadığı hiçbir hak yoktur.

Hatta şu anda Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun, yani milletvekili dağılımına baktığımızda bu ülkede nüfusun yüzde on beşini temsil edenlerin milletvekillerinin yüzde altmışını aldığını görmekteyiz. Daha neden bahsediyorsunuz kardeşim siz? Onun için ilk günden bugüne söylediklerimizde haklı çıkmaya devam ediyoruz. Bunların meselesi barış, kardeşlik meselesi değildir. Bunların talebi, asıl niyeti Türkiye'nin PKK tezleri çerçevesinde dönüştürülmesi talebidir. Bunların derdi ve talebi bugün bunu açıkça söyleyemeseler de bölünmedir. Ayrı bir devlettir, ayrı bir bayraktır, ayrı bir dildir.
NEVRUZ, BAYRAK VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ VURGUSU
Şayet böyle olmasaydı, şayet kendilerini bu devletin, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir vatandaşı olarak görselerdi o sözde Nevruz kutlamalarında ellerinde başka bir yapının bayrakları mı olurdu? Yoksa Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ve bu milletin bağımsızlığının timsali olan ay yıldızlı al bayrak mı olurdu?
Diyarbakır'da, İstanbul'da, orada, burada, onlarca ilde sözde Nevruz kutlamaları adı altında siyasi bölücülük yaptılar. Ve hiçbir alanda bir tane Türk bayrağı görmedik. Türk'ün bayramı, Türk'üyle, Türkmen'iyle Türk milletinin bayramı, Türk dünyasının bayramı, bu coğrafyada yaşayan herkesin bayramı olarak gördüğümüz Nevruz'da, bayramda ne alınır? Herkes kendi devletinin bayrağını alır. İşte akşam millî maçta gördük. Futbolcularımızın elinde de Türk bayrağı, sahadaki seyircilerin elinde de Türk bayrağı, İstanbul'da meydana çıkanların da Diyarbakır'da, Van'da meydana çıkanların da Sivas'ta, Eskişehir'de bu zaferi kutlamak için meydana çıkanların hepsinin elinde Türk bayrağı var.
Nevruz'u kutlayan PKK bölgelerinin elinde PKK bayrakları, TUSAŞ'taki şehitlerimizin katillerinin pankartları, Bölücübaşı'nın pankartları ve Irak Bölgesel Kürt Yönetimi'nin bayrakları var. O zaman oraya git kardeşim. Sen benim devletimin adından rahatsızsan, benim milletimin adından rahatsızsan, benim bayrağımdan rahatsızsan oraya git kardeşim. Sen nereyi istiyorsan oraya git. Git, git, ne hâle düşeceğini gör. Hadi git. Madem orası daha özgürse, seni orası temsil ediyorsa git. Niye burada bekliyorsun? Defol git kardeşim.
Sen ne yaparsan yap, ne edersen et; bu devletin adı Türkiye Cumhuriyeti Devleti'dir. Bunu ne senin ne de ağababalarının değiştirmeye gücü yetmez ve yetmeyecek. Bu milletin adı Türk milletidir. Kürdü ile Türkmen'i ile, Alevisiyle, Sünnisiyle. Yine bunu ne sen ne de senin ağababalarının değiştirmeye gücü yetmedi. Asırlardır ve yetmeyecektir.
Bu milletin dili Türkçe, resmî ve eğitim dili Türkçe. Diğer herkes kendi evinde, barkında, sokağında kendi ana dilinde konuşabilir. Onda bir mahsur yoktur. Ama bu devletin dili Türkçedir. Ve bu devletin, bu milletin bayrağı da ay yıldızlı al bayraktır. Rengini şehitlerimizin kanından aldı. Bunları da ne senin ne de senin ağababalarının bugüne kadar gücü yetmemiştir değiştirmeye. Bundan sonra da yetmeyecektir. Boşuna rüya görmeyin. O rüyalarınızı gün geldiğinde bu Türk milleti, kahraman Türk ordusu yine rüyalarınızı kâbusa, hayallerinizi de zindana çevirecek güce de, kudrete de, imana da sahiptir.
BODRUM’DA GÖÇMEN FACİASI VE YEŞİLAY ARAŞTIRMASI
Bir not: Muğla'nın Bodrum ilçesi açıklarında kaçak göçmenleri taşıyan lastik bot battı ve biri bebek 19 kişi hayatını kaybetmiş, 20 kişi kurtarılmış. Ne kadar acı bir durum. İşte devletini kaybedenlerin, ülkesini kaybedenlerin, ülkesi iç savaşa sürüklenenlerin maalesef sonu bu. Yaşayacakları, huzur bulabilecekleri bir toprak parçası, bir ülke ararken işte sonları böyle acıklı bir ölümle bitiyor.
Allah milletimizi, bu büyük Müslüman Türk milletini ve Türk İslam âlemini, yeryüzü dünyadaki mazlumların hangi dine mensup olursa olsun hiçbirisini bu sonla karşılaştırmasın. Onun için diyoruz ki herkese devletimizin, ülkemizin kıymetini bilelim ve sahip çıkalım.
İkinci not: Yeşilay'ın araştırması var. Türkiye, öğrenci arası siber zorbalıkta OECD ülkeleri arasında ikinciymiş.
Cümlenizi bir kez daha sevgi, saygı, hürmek ve muhabbetle selamlıyor, toplantımıza katılımınızdan dolayı teşekkür ediyorum. Sağ olun, var olun, Allah’a emanet olun."