Yükleniyor...
11 Şubat 2026 • Büyük Birlik Partisi Genel MerkeziBüyük Birlik Partisi

Genel Başkanımız Sayın Mustafa Destici, Türkiye ve dünya gündemini değerlendirdi

Genel Başkanımız Sayın Mustafa Destici, ülke ve dünya gündemine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Sayın Destici, “Milletimizin menfaatleri doğrultusunda çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürmeye devam edeceğiz.” dedi. Genel Başkanımız Sayın Mustafa Destici, Türkiye ve dünya gündemini değerlendirdi

Genel Başkanımız Sayın Mustafa Destici’nin açıklamaları şu şekilde:

Kıymetli basın mensupları, değerli arkadaşlarım, değerli vatandaşlarım; öncelikle cümlenizi sevgiyle, saygıyla, hürmetle ve muhabbetle selamlıyorum. Bir haftalık olan basın toplantımızın daha hayırlara vesile olması niyazımla hoş geldiniz, şeref verdiniz diyorum.

KABİNEDEKİ GÖREV DEĞİŞİKLİKLERİ VE YENİ BAKANLAR

Öncelikle iki bakanlığımızda bakan düzeyinde değişiklikler oldu. Ben İçişleri Bakanımız Sayın Ali Yerlikaya ve Adalet Bakanımız Sayın Yılmaz Tunç'a bugüne kadarki görevlerinde gösterdikleri çalışmalardan, başarıdan, hizmetlerinden dolayı teşekkür ediyorum. Yerlerine göreve gelen Erzurum Valimiz Sayın Mustafa Çiftçi'ye ve Adalet Bakanlığı görevine gelen İstanbul Başsavcımız ki eski adalet bakan yardımcılarımızdan aynı zamanda kendisi Sayın Akın Gürlek'e de yeni görevlerinde üstün muvaffakiyetler diliyorum. Sayın Cumhurbaşkanımızın takdirleriyle bu değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Bu kararın başta ülkemiz, milletimiz, devletimiz olmak üzere içişleri ve adalet camialarına; görevden ayrılan ve göreve gelen bakanlarımızla ailelerine de hayırlı olmasını Cenabı Hak'tan niyaz ediyorum. Hem İçişleri Bakanlığı görevine gelen Sayın Mustafa Çiftçi; valilik tecrübesi, İçişleri Bakanlığında bürokratlık tecrübesi, meclis tecrübesi, aldığı yüksek düzeydeki eğitimlerle ehliyet ve liyakat noktasında zaten çok üst bir seviyede olduğunu biliyoruz. Onun için İçişleri Bakanlığı görevini de layıkıyla yapacağını ve ülkemize, milletimize bu noktada da büyük hizmetler gerçekleştireceğine inanıyoruz. Kendisini tekrar tebrik ediyoruz. Benzer düşünceleri yeni Adalet Bakanımız Sayın Akın Gürlek için de ifade etmek istiyorum. Kendisinin hem hâkimlik savcılık tecrübesi, adalet bakan yardımcısı olarak görev yaptığı dönemdeki bakanlık tecrübesi hem eğitimi bilgisiyle bu görevi de layıkıyla yapabilecek ehliyete ve liyakate sahip olduğunu da biliyoruz. Kendisine de tekrar hayırlı olsun dileklerimizi iletiyoruz.

ANADOLU KADININA VE MİLLÎ KIYAFETE YÖNELİK SALDIRILAR

Kıymetli basın mensupları, değerli vatandaşlarım; ülkemiz maalesef yıllar geçse de belli bir zihniyetin dine, İslam'a, Müslümanlara; Müslümanların giyimine, kuşamına olumsuz bakış açısını ya da düşmanlığını değiştirmiyor. Bunun en son örneğini işte Eskişehir Mihalgazi Belediye Başkanımız Sayın Zeynep Güneş Hanımefendi'ye karşı yapılan bir çirkin saldırıda gördük. Zeynep Hanım üçüncü dönemdir belediye başkanlığı yapıyor. Eğer başarılı olmasa herhalde üç dönem belediye başkanlığı seçilemezdi. Demek ki memleketlisi onu seviyor. Hemşehrileri onu seviyor. Mihalgazililer onu seviyor. Mensubu bulunduğu parti yönetimi onu seviyor. Ben de bir hemşehrisi olarak kendisini yakından tanıyorum, çalışkanlığını biliyoruz. Türkiye'ye ve Türk milletine olan sevgisini ve sevdasını da biliyoruz. Şimdi hâl böyleyken yani burada tabii ki partisini de zemmetmek istemiyorum. Çünkü hem Parti Genel Başkanı Sayın Müsavat Dervişoğlu hem parti yönetimi bu konuda gerçekten esaslı bir duruş sergilediler ve büyük bir tepki göstererek bu çirkin sözlerin sahibi olan kişiyi de partiden ihraç ettiler. Bu davranışları dolayısıyla da onları da tebrik ediyorum. Bizim esas gündemimizi almamız gereken mesele nedir? O da şudur: Hâlâ bu zihniyetin Türkiye'de var olmasıdır. İşte bizim kabul etmediğimiz tam da budur. Biz kadınlarımızın başarılarıyla gurur duyuyoruz. Herkesin de gurur duyması gerektiğini düşünüyoruz. Kadınlarımızı, Türk kadınını desteklemeyi; onların sosyal hayatın her alanında devlette, siyasette, ekonomide daha fazla ve daha etkin bir şekilde yer almaları için gayret gösteriyoruz ve hepimizin bu konuda gayret göstermesi gerektiğini düşünüyoruz. Geçmişte olduğu gibi bugün de yarın da kadınlarımızın inançlarından, giyim kuşamlarından dolayı hakarete uğramalarını asla kabul etmiyoruz. Buna dün de sessiz kalmadık, bugün de sessiz kalmıyoruz, yarın da sessiz kalmayacağız. Sırf kılık kıyafetinden dolayı bir kadınımıza, bir belediye başkanımıza yönelik bu çirkin sözleri, bu çirkin saldırıyı bir kez daha lanetliyorum. Bir kez daha şiddetle kınıyorum. Peki, bu hanımefendinin kıyafeti nedir diye baktığımızda tam bir Anadolu kıyafeti. Yani ayağında şalvar, başında yazma. Tam bir Anadolu kıyafeti. Tam bir Selçuklu kıyafeti, Osmanlı kıyafeti. Müslüman Türk kadını kıyafeti. Anadolu kadını kıyafeti. Şimdi hâlâ bu hazmedilemiyor. Şimdi bunu hazmedemeyenin, bunu kabul edemeyenin ve kabul etmemekle, hazmetmemekle kalmayıp bunu da çirkin bir saldırıya dönüştürenin ya kanında bir problem vardır ya soyunda bir problem vardır ya da inancında bir problem vardır. Bunu başka türlü izah etmek ve anlamak mümkün değildir. Maalesef dönem dönem bu tip saldırılarla karşı karşıya kalabiliyoruz. Bunların hepsiyle bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da mücadele edeceğiz.

SEKÜLER MİLLİYETÇİLİK VE ETKİ AJANLIĞI TEHLİKESİ

Bu konunun daha önce de değindiğimiz başka bir yönü var. O da şu: Bu çarpık bakış anlayışıyla iki yılı aşkın süre Gazze'de on binlerce kadın ve çocuk katledilirken de karşılaşmıştık. Bu süreçte Filistin'de yaşananlardan "bize ne" diye ortalıkta dolaşan milliyetçi maskesi takmış sayısız provokatör gördük. Bölgemizde ve dünyada hemen hemen hiçbir ülkede hiçbir milliyetçi gruptan benzer ifadeler duyamazsınız. Seküler milliyetçilik adı altında dinsizliğin, ateizmin, cinsiyetsizliğin, ahlaksızlığın Türk milliyetçilerine bulaştırılmaya çalışıldığının; bunun Türk milliyetçilerini parçalama projesi olduğunun; bu fitnenin bayraktarlığını yapanların şuurlu ya da şuursuz bu projenin etki ajanları olduklarının da farkındayız.

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN ASLİ TEMELLERİ VE İNANÇ

Kıymetli vatandaşlarım, değerli arkadaşlarım; Türk milliyetçiliği esasında iki asli temele dayanır. Bunlardan birincisi kültürümüzdür, ikincisi değerlerimizin merkezidir. Kültürümüzün en önemli unsuru Türkçemizken değerlerimizin merkezinde inançlarımız yani İslam bulunmaktadır. Kim ki İslam'a saldırıyorsa, Müslümanlara saldırıyorsa; Müslümanların kılık ve kıyafetleri ya da yaşantıları üzerinden bir eleştiri getiriyorsa o bizim nezdimizde Türk milliyetçisi değildir. Türk milliyetçileri en fazla kendilerinden görünen yabancı unsurlardan çekmiştir. En fazla zararı onlardan görmüştür. Biz İslam'ın emriyle Arap örfünü birbirinden ayırabilecek bilgiye; sünnetle Arap kültürünü birbirinden ayırabilecek akla; Türk milliyetçisiyle sızmış, sızdırılmış elemanları ayıracak ferasete de elhamdülillah sahibiz. Türk milliyetçiliğinin ilkel, köksüz, basit bir ırkçılık türevine dönüştürülmesine asla ve kata rıza da göstermeyeceğiz, sessiz de kalmayacağız. Bu tür davranışta bulunanların işte bazen milliyetçilik maskesi taktıklarını da görüyoruz. Toplumumuzdan ricamız; bunlar sadece milliyetçilik maskesi takmış sahtekârlardır. Onun için bunları asla Türk milliyetçisi olarak değerlendirmemek gerekir. Aynı şey dediğim gibi; kim bizim değerlerimize yani inancımıza, İslam'a saldırıyorsa, kim İslam'ın kutsallarını basitleştiriyorsa, hatta en azılı İslam düşmanlarını savunabilecek bir noktaya geliyorsa biliniz ki o, milliyetçilik maskesi takmış bir sahtekârdan başkası değildir. Onun için asla onlara itibar edilmemesi gerektiğini ifade ediyorum.

SOSYAL MEDYA VE ÇOCUKLARIN KORUNMASI İÇİN YASAL DÜZENLEME

Kıymetli basın mensupları, değerli vatandaşlarım; daha önce de çok kez ifade ettik, gündemimize aldık, dile getirdik, konuştuk. Sosyal ağ sağlayıcılarına on beş yaşından küçük çocuklara hesap açmama yükümlülüğü getirilmesini ve etkili filtreleme sistemleri kurulmasını öngören yasal düzenleme taslağının Mecliste görüşüleceği açıklandı. Konuyu son derece önemli ve kıymetli buluyor ve destekliyoruz. Gelişmiş ülkelerin tamamı çocukların sosyal medya kullanımıyla ilgili yasal tedbirler almaktadır. En son örneğini İspanya'da gördük. Ülkelerin tamamının çocukların korunmasını hedefleyen tedbirler konusunda yaş sınırı ve yöntemler ülkelere göre farklılıklar göstermekle birlikte kararlı ve ciddi bir planlamayı hayata geçirdiklerini görmekteyiz. Biz ülke olarak bu konuda maalesef geç kaldık. "Zararın neresinden dönülürse kârdır" mantığı ve anlayışıyla bir an önce Mecliste bulunan bu taslağın yasalaşmasını ve uygulamaya girmesini beklediğimizi buradan ifade etmeyi istiyorum. Bizi, aile yapımızı, kültürümüzü bu yollarla bozdular; dejenere ettiler. Çocuklarımızı, gençlerimizi bu yollarla bizden çaldılar ve çalmaya devam ediyorlar. Buna artık göz yumamayız. Nüfusumuzu kaybediyoruz, gençliğimizi kaybediyoruz, geleceğimizi kaybediyoruz. Onun için bununla sınırsız bir şekilde, hiç tereddüt etmeden mücadele etmemiz gerekiyor.

BÜYÜK BİRLİK PARTİSİ’NİN KARARLI DURUŞU

Biz Büyük Birlik Partisi olarak bu konuda çok netiz ve söylediğimiz sözlerin de sonuna kadar arkasındayız. Çünkü bugüne kadar inanmadığımız bir şeyi söylemedik. Bilerek bir yanlışın içinde de olmadık. Ne söylemişsek ülkemiz, milletimiz ve insanımız; onların menfaati, faydası ve geleceği için söyledik. Bundan sonra da aynı şeyleri söylemeye devam edeceğiz. Birisi dinimize, kültürümüze saldırdığında ya da onu aşağılamaya kalktığında sessiz kalmadık, bundan sonra da sessiz kalmayacağız. Hayâsızlığa, ahlaksızlığa, her türlü sapkınlığa, din ve devlet düşmanlığına karşı mücadelemizi hukuk içerisinde kararlılıkla devam ettireceğiz.

ÇOCUK SUÇLARI VE CEZA ADALETİ SİSTEMİ

Kıymetli dava arkadaşlarım, kıymetli kardeşlerim; bir önemli konu da "çocuk" denilen yaştaki -bugünkü yasal düzenlemeye göre söylüyorum- işlenen suçlar. Aslında hâlâ bunu çocuk suçları olarak görmenin de doğru olmadığını düşünüyoruz. Her ne kadar yasa 18 yaşı sınır almakta ise de bize göre gelişim ve eğitim durumuna göre 15 yaşından sonraki çocukların artık çocukluktan çıktığını ve gençlik çağıyla buluştuklarını biliyoruz. İşlenen suçların önemli bir kısmının bilinçli bir şekilde işlendiğini de biliyoruz. Ama daha da önemlisi; "suça bulaştırılan çocuklar" ifadesindeki tanımın gayesi ve amacı nedir? Belli kesimler tarafından bu yaştaki gençlerimizin kullanılmasıdır. Kim kullanmaktadır bu gençlerimizi? Terör örgütleri kullanmaktadır; PKK başta olmak üzere. Kim kullanmaktadır? Suç örgütleri kullanmaktadır. Kim kullanmaktadır? Uyuşturucu baronları kullanmaktadır. Onun için önceliğimiz elbette bu gençlerimizi onların elinden kurtarmak olmalıdır. Ama diğer taraftan yasalarımızda da gerekli düzenlemeleri yaparak bu yaşlarda işlenen suçların, tıpkı büyüklerin işlediği suçlar kategorisinde değerlendirilmesi gerektiğinin altını bir kez daha kalın bir şekilde çiziyoruz. Biz bunlarla mücadele etmek zorundayız. Çocuklarımızı, gençlerimizi terör örgütlerinin elinden, suç örgütlerinin elinden ve uyuşturucu baronlarının elinden kurtarmak zorundayız. Bizim başka bir çaremiz yok. Sadece onların devşirdikleri çocukları kaybetmiyoruz; onların sokakta öldürdükleri çocuklarımızı da kaybediyoruz. Annelerin yürekleri yanıyor. İşte en son Ahmet Minguzi cinayeti; birkaç gün önce Ahmet Minguzi'nin cinayetinin yıl dönümüydü. Onun gibi onlarca, yüzlerce, basına yansımayan binlerce çocuğumuz hayatını kaybediyor. Hepsini rahmetle anıyorum; ailelerine başsağlığı ve sabır niyaz ediyorum. Aileler çocuklarını kaybediyor, o yetmiyor gibi bir de ebeveynler tehdit ediliyor. "Eğer çocuklarınızın katillerinin peşine düşerseniz siz de aynı akıbeti yaşarsınız." diye aleni tehditlerle karşı karşıya kalıyorlar. Bu hiç kabul edilemeyecek bir şeydir. Tehditleri yapanlarla ilgili elbette emniyetimiz, savcılığımız gerekli çalışmaları yürütmektedir. Ama nasıl buna cesaret edebiliyorlar? İşte o cesareti nereden alıyorlar? Kimden alıyorlar? Kanunun hangi boşluklarından alıyorlar? Uygulamaların hangi boşluklarından alıyorlar? Bunların da iyi değerlendirilip buralarda da asla boşluk bırakılmaması gerekiyor.

TERÖRLE MÜCADELE VE ANAYASAL ÇERÇEVE

Kıymetli dava arkadaşlarım, değerli vatandaşlarım; PKK'nın partisinin grup toplantısında yine PKK'nın kırk yılı aşkın süredir ülkemizi ve milletimizi bölmeye yönelik propagandaları tekrar birer birer sıralandı. Özetle; PKK'lıların elebaşları ve yöneticileri başta olmak üzere işledikleri suçların yok sayılmasını, serbest bırakılmalarını, yine Anayasa'da bulunan Türk ve Türkçeye ait maddelerin değiştirilmesini pervasızca talep ettiler. Elbette ki bunlar olmayacaktır. Milletimiz ve biz buna müsaade etmedik ve etmeyeceğiz. Kıymetli vatandaşlarım, sürecin başında ne denmişti? "Şartsız, müzakeresiz ve pazarlıksız silah bırakacaklar." Şimdi biz şartı pazarlığı bir kenara koyduk; bir yılı aşkın bir süredir bize Türkiye Cumhuriyeti'nin, Türk milletinin istikametini dikte ettirmeye çalışıyorlar. Geleceğimize kim karar verecek? Türkiye'de çok sayıda etnik kökenden birisi mi? Türkiye'nin bir yerinde, bir bölgesinde yaşayanlar mı? Bir inanç grubunun, ideolojinin mensupları mı? Bir siyasi parti mi? Kim? Kimse bizim için bir yol haritası ve kader belirleme hadsizliğine asla kalkmasın. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da ne yapacağımıza büyük Türk milleti ve bizler, sizler karar vereceğiz. Anayasa'mızın 10. maddesi çok açıktır: "Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir." hükmü yer alır. Terör örgütleri mensuplarını ve uzantılarını ayırarak, tek bir vatandaşımız bile bir eşitsizlikten şikâyet ediyorsa onun hakkını korumak bizim boynumuzun borcudur. Anayasa'mızın 66. maddesinde "Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür." hükmü yer almaktadır. Yine teröristleri ayırarak, hangi vatandaşımız bir ayrımcılığa maruz kaldığını iddia ediyorsa ona yardım etmek de bizim boynumuzun borcudur. Kimin ne söylediği tartışmalarına girmiyoruz. Kimseyle karşılıklı polemik yaşamak derdinde de değiliz. Milletimizin bizden beklentilerine cevap vermek, milletin vicdanının sesi olmak gibi bir görevimiz ve bir mecburiyetimiz var. Bunu yapıyoruz ve bunu da yapmaya devam edeceğiz.

PKK'NIN KANLI GEÇMİŞİ VE SÖZDE TEMSİLCİLİK İDDİALARI

Burada PKK'nın geçmişte yaptığı sayısız kanlı eylemi sıralamaya kalksak zamanımız yetmez; saatleri değil günleri alır. Kundaktaki bebeklerden okuldaki öğretmenlere kadar katletmedikleri hiç kimse kalmadı. İşlemedikleri hiçbir suç türü kalmadı; uyuşturucudan kadın ticaretine kadar. Yani karşı karşıya olduğumuz gerçek bu. Dünyanın herhangi bir ülkesinden herhangi birini alın, sadece efendim Neşe Alten öğretmenimizin örneğini anlatın bakalım size ne tepki verecek? Söylediklerimiz hiçbir izaha muhtaç olmayacak kadar net ve açıktır. İnsanlık tarihinin en karanlık suç örgütlerinden birisi olan PKK'yı Kürtlerin temsilcisiymiş gibi kabul etmek gerçeklere de hukuka da insanlığa da en çok da Kürt kardeşlerimize haksızlıktır. Hiçbir ahlak, vicdan ve hukuk ölçüsü PKK'nın işlediği suçları yok sayamaz ve yok saymamalıdır.

SAHTE BARIŞ SÖYLEMLERİ VE TERÖRÜN GERÇEK YÜZÜ

Kıymetli kardeşlerim, değerli basın mensupları; defalarca ifade ettim, bir terör örgütünün muhatap kabul edilmesi sadece devlet ve adalet kavramlarını tahrip eder. Başka da hiçbir işe yaramaz. Yıllardır "barış" kelimesinin etrafında döndürülen saçma sapan bir durumla karşı karşıyayız. En çok barıştan söz edenler; en çok katliam yapanlar, terör örgütünün savunuculuğunu yapanlar, sözcülüğünü yapanlar. Onun için onların bu sahte barış sözlerine kanacak değiliz. Hepimiz biliyoruz ki ortada barıştan bahsedilmesini gerektirecek bir savaş yoktur ve hiç olmamıştır. Alçakça, namussuzca, hayâsızca işlenmiş terör saldırıları ve bunların sonucundaki cinayetler vardır. Güneydoğu Anadolu'ya giden silahsız, masum öğretmenlerimizi vahşice katleden; yaşlı, kadın, bebek demeden sayısız sivil ve silahsız insanımızı öldüren; şehir merkezlerinde işine giden, işinden dönen gariban vatandaşlarımızın en yoğun oldukları yerlerde bomba patlatan; gelirlerinin büyük bir kısmını uyuşturucu ticaretinden sağlayan; asla savaşmayan, bunun yerine pusu kuran, sabotaj yapan, mayın döşeyen, yangın çıkaran alçakların kahramanlık hikâyesi de tarihi de olamaz. Tarihi şerefli insanlar yazar. Çünkü tarih ahır sahnesi değildir.

UMUT HAKKI VE MİLLÎ KİMLİK TAVİZSİZLİĞİ

Kıymetli kardeşlerim, değerli vatandaşlarım, değerli basın mensupları; "PKK şartsız, pazarlıksız silah bırakacak ve kendini feshedecek." dendi. Ama bakıyoruz terör örgütü ve uzantıları bunu hiçbir zaman dile getirmediler. Tam tersine ne dediler? "Türkiye'yi bizimle pazarlığa mecbur bıraktık." dediler. Hatta edepsizce "diz çöktürdük" dediler. "Tüm taleplerimizi kabul ettirdik" dediler. "Silahlı mücadeleye gerek kalmadı" dediler. "Ne affı? Biz suç işlemedik ki af isteyelim." dediler. Bunları kabul mü edeceğiz? Asla etmedik; devletimiz de etmedi. Açıkça ifade ediyorum; devletimiz de etmedi ve etmeyecek. Yani bu ülkede, bu ülkede terörist başı Öcalan başta olmak üzere terör cinayetlerinin emrini veren ya da bunları bizzat gerçekleştiren teröristler için bu ülke asla ve kat’a umut hakkı vermez ve vermeyecek. Bir genel af asla söz konusu olmaz ve inanıyorum ki olmayacaktır. Türkçemizin yanına bir ortak dil asla gelmeyecektir ve gelmemelidir. Bu milletin adı Türk milletidir. Bunun değiştirilmesine ya da ikinci, üçüncü unsurların eklenmesine de bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da müsaade edilmemektedir. Kim ne derse desin gerçek olan budur ve olacak olan da budur. Çünkü milletimiz bu konularda çok nettir değerli arkadaşlar; milletimiz bu konularda çok nettir. Biz de burada milletimizin sözcülüğünü yapıyoruz ve yapmaya da devam edeceğiz.

BÖLÜCÜ SÖYLEMLER VE MİLLÎ BİRLİK VURGUSU

Kıymetli kardeşlerim, değerli vatandaşlarım; bakın dün yine terör örgütünün siyasi uzantısı DEM Parti'nin provokasyon ve ajitasyon üretmekle adeta görevli eş başkanlarından biri yine sahneye çıkıp bilindik sözlerini tekrarladı. Neymiş, tırnak içinde söylüyorum: "Ankara, Kürt'ün merkeze gelişine hazır olmalıymış. Bu korkular aşılmalıymış. Kürtler sadece bulundukları coğrafyada değil, yaşadıkları ülkelerin başkentlerinde de güçlü olabilmeliymiş." Ve alçak ve hain... Daha çok ağır sözleri hak ediyor aslında ama değmez. Zaten Kürtler başkenttedir, zaten Ankara'dadır. Bu ülkede cumhurbaşkanlığı yapmıştır, başbakanlık yapmıştır; hâlâ bakanlık yapanlar vardır. Meclisin önemli bir kısmı yine Kürt kökenli kardeşlerimizdir. Ne zaman bir ayrımcılık yapılmıştır? Olmayan bir ayrımcılığı varmış gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Ama onun kastettiği aslında şudur: Siyasi bölücülüğü kastetmektedir. Yani biraz önce söylediğim gibi ona göre ne olmalıdır? İşte dediğim gibi dilimizin yanında başka diller olacak, millî kimliğimizin yanında başka kimlikler olacak. Yani bir Irak anayasası istemektedirler. Suriye'de gerçekleştirmeye çalıştıklarını Türkiye'de de istemektedirler. Ama daha önce de söyledik; bu sizin hayaliniz olabilir, bu rüyaları görüyor olabilirsiniz ama bu rüyalarınızı da gerçekleştiremediniz ve gerçekleştiremeyeceksiniz. Hayallerinizi de kâbusa dönüştürmeyi bu millet iyi bilir. Anlaşılan belli odaklardaki akıl hocalarından yine yön ve istikamet almış; aklınca Türk devletini ve Türk milletini tehdit ediyor. Zaten devlet içerisindeki Truva atı rolü de buna verilmiş. Malum olduğu üzere bu tür söylemler; kimlik, güç, temsil ve meşruiyet tartışmaları üzerinden yürütülen psikolojik ve siyasal iletişim stratejilerinin bir parçasıdır. Yani bunları normal söylenmiş sözler olarak değerlendiremeyiz; bunlar stratejik söylenen sözlerdir. Bir yerlerde kurgulanıyor, bunların eline kâğıtlar veriliyor ve bunlar bunu okuyor. Yani bu kravatlı terör propagandisti bu söylemleri bilinçli bir şekilde dile getirmektedir. Oysa göz ardı ettiği bir gerçek vardır: Türkiye Cumhuriyeti etnik rekabet ve kimlik temelli ayrıştırıcı ve tehditkâr söylemlere teslim olmamıştır ve olmayacaktır. "Merkeze gelme" gibi ifadeler üzerinden kullanılan dil; toplumsal barışı zedeleyen, ortak vatandaşlık hukukunu aşındıran bir nitelik taşımaktadır. Devletin görevi; kökeni ne olursa olsun tüm vatandaşların hakkını korurken şehirlerin güvenliğini, kamu düzenini ve toplumsal huzuru hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde teminat altına almak olmalıdır. Türkiye tam da bunu yapmaktadır. Metropollerin kontrolsüz suç ve şiddet riski taşıyan yapılara dönüşmesine yol açabilecek etnik temelli örgütlenmeler ile terör yapılanmalarının şehir organizasyonlarına ve provokatif stratejilerine karşı devlet, hukuki ve idari tedbirlerini kararlılıkla uygulamak zorundadır. Türkiye'de esas olan etnik güç mücadelesi değil; ortak vatandaşlık bilinci, millî birlik ve kamu düzenidir. Devlet kurma ve birlikte uyum içinde yaşama tecrübesinden yoksun bu terörist zihniyet, sonu hüsranla bitecek girişimleri gündeme taşıyarak toplumsal huzurumuzu ve iç barışımızı tehdit etmektedir. Nitekim hem bölgede hatta bırakın devlet olmayı, bölgesel yönetimler dahi bunlara yüz vermemektedir. Göreceğiz; Suriye'de ABD'den gördükleri muameleyi çok yakında Batı'nın diğer ülkelerinden de görecekler. Ve o zaman da, işte o gün geldiğinde yani her kapıdan kovulduklarında, devletin sunduğu imkânlardan yıllarca faydalanıp buna rağmen düşmanlık söylemlerinden vazgeçmeyen bu etno-milliyetçi radikal bölücü çevrelerin; bugün utanmadan tehdit dili kullandıkları Türk devletine "Kapıları açın!" diye feryat edip yalvarmaları da çok yakındır ve yüksek ihtimaldir. Nitekim hem DEAŞ saldırılarında hem de en son Suriye merkezi hükümetinin PYD/SDG'ye yönelik operasyonlarında bunu da çok açık ve net bir şekilde gördük.

ORTA DOĞU'DA YENİ NESİL İŞGAL VE EMPERYALİZM

Kıymetli kardeşlerim, değerli vatandaşlarım, değerli basın mensupları; birkaç kelime de ABD, İran, İsrail ve Orta Doğu'da yaşananlarla ilgili düşüncelerimizi ifade etmek istiyorum. Orta Doğu'da artık işgaller eskisi gibi yapılmıyor. Tanklar başkentlere girmiyor, saraylara bayraklar çekilmiyor. Bunun yerine enerji anlaşmaları imzalanıyor, çok uluslu şirketler sahaya sürülüyor. Askeri varlık; istikrar ve güvenlik ambalajıyla kalıcı bir hâle getiriliyor. Yani işgal, yerini kurumsallaşmış bir kontrol düzenine, emperyal bir düzene bırakmış durumda. ABD'nin Irak'ta 2003 sonrası inşa ettiği model, bugün Suriye'de de uygulanmaya çalışılmaktadır. Devletler kâğıt üzerinde varlığını sürdürüyor ancak enerji sahaları, lojistik hatlar ve güvenlik mekanizmaları fiilen dış aktörlerin eline geçiyor. Suriye'nin kuzeydoğusunda zaten mevcut olan Amerikan askeri varlığı, bu enerji anlaşmalarıyla ekonomik ve hukuki bir gerekçeye bağlanıyor. Yani asker şirketi, şirket ise askeri meşrulaştırıyor. Bu tablo sadece Suriye için sınırlı değil. Irak-Suriye hattı, İran'ın Akdeniz'e uzanan kara koridorunu kesmek açısından kritik bir jeopolitik boğaz. Aynı zamanda İsrail'in güvenliği, ABD'nin Doğu Akdeniz stratejisi ve Avrupa'nın Rus gazına alternatif arayışı işte bu hatta düğümleniyor. Chevron gibi şirketlerin bölgedeki rolü bu yüzden sadece ticari değil; doğrudan jeopolitik ve siyasi bir denge de gözetiyor.

ABD-İRAN GERİLİMİ VE BÖLGESEL HEDEFLER

Onun için ABD-İran arasındaki gerilim ve ABD'nin İran'dan taleplerine baktığımız zaman görünürde ne var? Görünürde İran'ın elinde olmayan nükleer başlıklı füzelerin tehdit olarak görüldüğü söyleniyor. Şimdi balistik füzelerin de tehdit olarak görüldüğü söyleniyor. Uranyum zenginleştirme projesinden vazgeçmesi isteniyor. Nükleer silaha sahip olma düşüncesinden -bak "düşüncesinden" diyorum- vazgeçmesi söyleniyor. Elinde nükleer başlıklı silah yok İran'ın ama diyor ki: "Sen bunu dahi düşünemezsin." diyor Amerika. Kendinde binlerce var, İsrail'de var, diğer Batılı ülkelerde var ama "Sen bunu düşünemezsin." diyor. Bütün bunun yanında ne var? İşte biraz önce söylediğim enerji, doğal gaz ve petrol var. Yani aslında Amerika Birleşik Devletleri, İran'da bir yönetim değişikliği gerçekleştirerek İran'ı Iraklaştırmak istiyor, Suriyelileştirmek istiyor. Amerika'nın yapmak istediği tam da budur. Yani Şah'ın oğlunu getirip İran'ın başına oturtabilirse, işte o gün İran tam bir Amerika için Irak olmuş olacak. Bütün yapmak istediği budur. Yoksa ne İran'daki göstericiler ne İran yönetiminin bugünkü uygulamaları Amerika Birleşik Devletleri'nin umurunda dahi değildir. Onun için tek şey vardır: Emperyalist çıkarları, ekonomik çıkarları ve bir de onun yanında İsrail'in varlığını korumak ve devam ettirmek. Bu gerilimin başka bir gerekçesi yoktur; tamamen bu söylediklerimizden kaynaklanmaktadır.

TÜRKİYE'NİN OYUN KURUCU ROLÜ VE GELECEĞİ

Onun için bakın Irak'ta yaşananlar ortada. Irak'ta bir devlet var mı? Var. Bir bayrağı var mı? Var. Parlamentosu var mı? Var. Ama karar alma mekanizması var mı? Yok. Sadece içeriğiyle ilgili belli kararlar alabilir. Suriye'de de benzer bir yapının adım adım inşa edildiğini görüyoruz. Enerji üzerinden kurulan bu yeni düzen; halkların refahını değil, büyük güçlerin güvenliğini ve şirketlerin kârını önceleyen bir düzendir. Yani emperyal bir düzendir. Bir kere bunu göreceğiz ve ülke olarak buna göre adım atacağız. Ve bu noktada Türkiye için kritik soru artık şudur: Çevre coğrafyamızda yığınak yapmaya başlayan ve içimizde de üsleriyle -bunun bir kısmı da NATO konsepti içerisindedir- konuşlanan ABD'nin tasarladığı bu yeni Orta Doğu mimarisinde biz oyun kurucu bir güç mü olacağız yoksa başkalarının kurduğu oyuna mahkûm mu olacağız? Türkiye bugün bunun mücadelesini kararlı bir şekilde vermektedir. Devletimiz kendisi bir oyun kurucu olma noktasında önemli adımlar atmaktadır. Savunma sanayiindeki gelişmeler bunun bir göstergesidir. Bölgedeki Türkiye'nin attığı adımlar; hem komşu bölgemizde hem Afrika'da attığı adımlar, diğer bölgelerde attığı adımlar bunun bir göstergesidir. Türkiye güçlenmektedir; daha da inşallah güçlenecektir ve ABD'nin ve emperyalist güçlerin oyununu da burada bozacak yegâne ülke Türkiye'dir ve Türk milletidir. İnşallah bunu başaracak.

EKONOMİK GÖRÜNÜM VE HAYAT PAHALILIĞI

Kıymetli vatandaşlarım, değerli kardeşlerim; son olarak şunu ifade etmek istiyorum: Tabii ülke ekonomisinin içinden geçtiği durumu biliyoruz. Defaten, burada defalarca emeklilerimizin durumunu dile getirdik. Asgari ücretlilerimizin durumunu dile getirdik. Üreticilerimizin, çiftçilerimizin durumunu dile getirdik. Maalesef hayat pahalılığı devam ediyor. Yüksek enflasyon devam ediyor. Yüksek enflasyonun da üstünde faizler devam ediyor ve bu da tabii ki milletimizin, vatandaşlarımızın önemli bir kısmını ekonomik sıkıntı çekerek hayatını devam ettirme mecburiyetinde bırakıyor. Esnaflarımızın da elbette ki sıkıntıları var.

VERGİ VE SGK BORÇLARINDA TAHSİLAT YÖNTEMLERİ

Bunların son dönemlerdeki en başta gelenlerinden birisi de vergi ve SGK borçlarında tahsilat ve haciz uygulamalarıdır. Bizim bu konudaki sloganımız şudur: İşletmeyi yaşatarak tahsilatı yapmak. İşletmeyi yok ederek, işletmeyi batırarak ya da işletmenin faaliyetine devam etmesini engelleyerek borcu tahsil etmenin ne devlete ne de millete bir faydası vardır. Onun için Büyük Birlik Partisi olarak diyoruz ki: Elbette vergi ve SGK alacaklarının tahsilatı devlet için bir temel haktır. Elbette ki bu ödenmelidir, buna bir itirazımız yok. Ancak bu tahsilat; işletmeyi tamamen kilitleyen, nakit akışını durduran ve istihdamı riske atan yöntemlerle yapıldığında hem kamu alacağı hem de ekonomi zarar görmektedir. Özellikle KOBİ'lerde uygulanan banka blokeleri ve elektronik hacizler, borcun ödenmesini kolaylaştırmak yerine işletmeyi çalışamaz hâle getirmekte ve borcu da giderek büyütmektedir.

MÜKELLEF AYRIMI VE İŞLETMEYİ YAŞATMA İLKESİ

Özellikle küçük esnaf ve düşük miktarlı vergi ve SGK borçlarıyla ödeme imkânı kalmamış olanlar ile ödeme konusunda hiç isteği ve gayreti olmayan mükelleflerin mutlaka birbirinden ayrıştırılması gerekmektedir. Bir, imkânı olmadığı için ödeyemeyenler vardır; iki, imkânı olduğu hâlde ödememekte ısrar edenler vardır. Şimdi bunların ikisi aynı muameleye tabi tutulmamalıdır. Büyük Birlik Partisi olarak yaklaşımımız nettir: Amaç işletmeyi kapatmak değil, işletmeyi yaşatarak tahsilat yapmaktır.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ VE YAPILANDIRMA MODELİ

Bu çerçevede açık önerilerimiz vardır: Bir; haciz ve e-haciz uygulamaları borç tutarı ile orantılı ve kademeli olmalıdır. İki; maaş, cari SGK primi, enerji ve temel üretim giderleri için asgari işletme limiti blokaj dışında bırakılmalıdır. Üç; e-haciz öncesinde mükellefe dijital uyarı ve kısa süreli ödeme planlama penceresi tanımlanmalıdır. Dört; tek seferlik yapılandırmalar yerine nakit akışına göre yaşayan yapılandırma modeli uygulamaya geçirilmelidir. Beş; cari dönem vergisini ve primini düzenli ödeyen mükellefe mutlaka ama mutlaka bir koruma kalkanı sağlanmalıdır. Altı; SGK borçlarında öncelik istihdamın korunması olmalı, ücret ve cari prim ödemeleri mutlaka güvence altına alınmalıdır. Yedi; devletten alacağı bulunan mükelleflerin KDV iadesi ve mahsup süreçleri hızlandırılmalıdır. Sekiz; tahsilat politikalarının başarısı kaç haciz yapıldığıyla değil; kaç işletmenin ayakta kaldığı, kaç çalışanın işini koruduğu ve kamu alacağının ne kadar sürdürülebilir şekilde tahsil edildiğiyle ölçülmelidir.

SONUÇ VE ESNAFIN SESİ OLMA VURGUSU

Son olarak Büyük Birlik Partisi olarak bu hususta diyoruz ki: Haciz ceza değil, tahsilat aracıdır. İşletme yaşarsa borcu öder, istihdam korunur ve bu şekilde de devlet de işletme de millet de kazanır. Onun için biz uygulamada, sahada gördüklerimizi burada dile getiriyoruz. Belki uygulamanın başında olanlar sahadaki uygulamalardan belli noktalarda haberdar olmayabilirler; işte biz sahanın bilgisini veriyoruz. Esnafın sesi ve soluğu oluyoruz, tüm kesimlerimizin olduğu gibi.

Kıymetli kardeşlerim; bu duygu ve düşüncelerle sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla, hürmetle ve muhabbetle selamlıyor; toplantımızın hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Hak'tan niyaz ediyor; katılımınız için kıymetli basın mensuplarımıza ve siz değerli dava arkadaşlarıma şükranlarımı sunuyorum. Sağ olun, var olun, Allah'a emanet olun.

Galeri