Kıymetli basın mensupları, değerli dava arkadaşlarım, değerli misafirlerimiz, ekranları başında bizi takip eden kıymetli vatandaşlarım; öncelikle cümlenizi sevgiyle, saygıyla, hürmetle, muhabbetle selamlıyorum.
Bir haftalık olağan basın toplantımızın daha hayırlara vesile olması niyazımla hoş geldiniz, şeref verdiniz.
Bugün aramızda Staj ve Çıraklık Sigortası Mağdurları Federasyonu Başkanı Murat Aydın ve yönetim kurulu üyeleri de var. Kendilerine de ayrıca “Hoş geldiniz, şeref verdiniz.” diyorum.
Yine aramızda başta Güngör Yavuz Arslan olmak üzere kıymetli basın mensubu arkadaşlarımız var. Diğer basın mensuplarımızla birlikte onlara da tekrar “Hoş geldiniz, şeref verdiniz.” diyorum.
PENÇE KİLİT OPERASYON BÖLGESİ’NDE ŞEHİT OLAN MUSTAFA ASLAN
Kıymetli kardeşlerim, öncelikle bir şehidimiz var. Millî Savunma Bakanlığımızdan yapılan açıklamada, Pençe Kilit Operasyon Bölgesi'nde görevli Piyade Uzman Çavuş Mustafa Aslan'ın meydana gelen silah kazasında yaralandığını lakin tüm müdahalelere karşın kurtarılamayarak şehit olduğunu Savunma Bakanlığı açıkladı.
Biz de üzüntümüzü belirtiyor ve Mustafa Aslan şehidimize Cenab-ı Hak'tan rahmet; ailesine, yakınlarına, sevdiklerine ve tüm silahlı kuvvetler mensuplarımıza başsağlığı ve sabır diliyoruz. Şehidimizin mekânı cennet, makamı âli olsun inşallah.

ADIYAMANLI TÜTÜN ÜRETİCİLERİNİN TALEBİ
Kıymetli kardeşlerim, sözlerimin hemen başında Adıyamanlı çiftçilerimizin, üreticilerimizin, tütün üreticilerimizin feryadını, talebini sizlerle paylaşmak istiyorum.
Adıyaman'ın, Adıyaman çiftçisinin en önemli gelir kaynaklarından bir tanesi tütündür. Maalesef bu sene diğer tarım ürünlerinde meydana gelen hadise, tütün üreticilerimizin de başına gelmiştir. O da nedir? Yıl rahmet bol olmuştur ve yıl bereketli olmuştur. Fakat bir çiftçimiz şöyle demiştir: “Ya Allah verdi ama biz alamıyoruz.” diyor.
Yani şimdi gerçekten yani tam böyle hani Anadolu feraseti, irfanı deriz ya bir cümlede bunu ifade ediyor. Allah veriyor, biz yine alamıyoruz diyor. Şimdi tütün üreticilerimiz de öyle.
İZMİR TÜTÜNÜ VE VİRJİNYA TÜTÜNÜ
Şimdi Adıyaman'da iki çeşit tütün üretiliyor ağırlıklı olarak: Bir İzmir tütünü, bir de Virjinya tütünü.
İzmir tütünü sözleşmede 260 TL yazıyor. Yani 260 TL'ye alacak tüccar. Sözleşme böyle. Anlaşmışlar üç dört firma 200 liraya alıyorlar. Çiftçinin gitti yüzde 30'u, 60 lirası gitti.
Virjinya tütünü daha kötü. 180 liraya sözleşmede yazıyor ama şu anda 100 liraya alıyorlar. Şimdi yani tütün üreticisi üç beş vurguncu tüccarın insafına bırakılmamalıdır.
Aynen tarladan pazara operasyonu nasıl yapılmışsa gerekiyorsa bunlara yönelik de operasyon yapılmalı. Çiftçinin, tütün üreticisinin hak ve menfaatleri, emeği korunmalıdır.

FON VURGUNU VE BORSA OPERASYONLARI
Kıymetli kardeşlerim, değerli vatandaşlarım, değerli basın mensupları; ülkemizin gündemini birkaç haftadır meşgul eden ya da gündemde yer alan en önemli konuların başında fon vurgunu, borsa vurgunları, borsadaki spekülasyonlar, manipülasyonlar ve bunlara yönelik operasyonlar, adli yargı ve emniyet süreçleri.
Öncelikle Büyük Birlik Partisi olarak duruşumuz nettir: Soygunu, vurgunu, manipülasyonu, spekülasyonu, fon vurgununu kim yapmışsa devletimiz, yargımız, emniyetimiz tereddütsüz bir şekilde, hiçbir ayrım yapmadan üstüne gitmeli ve suç işleyenler, işledikleri suçun bedelini mutlaka ama mutlaka hukuk önünde ödemelidir.
VURGUNLA ELDE EDİLEN PARALARIN GERİ ALINMASI
İkincisi, vurgunla elde edilen paralar mutlaka ama mutlaka kuruşuna kadar geri alınmalıdır. Faizi varsa, bu süre içerisinde bu vurgunu yapanlar bu paradan faiz kazanmışlarsa o faiz de alınmalıdır.
Yani 500 bine yakın zarar gören vatandaşımız vardır, parası çalınan vatandaşımız vardır bu vurguncular tarafından. İşte bunların kayıpları mutlaka ama mutlaka bu vurguncuların vurduğu paralardan karşılanmalıdır.
Yani vurguncuların vurgunlarının maliyeti devlet hazinesinden karşılanmamalıdır. Bunu yapanlardan karşılanmalıdır. Ve burada da hiçbir ayrım gözetilmemelidir.
SORUŞTURMA SÜRECİ VE SORUMLULUK MAKAMI
Şu anda gördüğümüz ve takip ettiğimiz kadarıyla devletimiz, Adalet Bakanımız, bizzat Cumhurbaşkanımızın da talimatıyla ve Adalet Bakanımızın da kararlı bir şekilde konuyu takip etmesiyle ilgili başsavcılıklarımız ve yargı mensuplarımızla birlikte konunun üzerine tümüyle gidilmekte ve bu vurgunda kimin dahli varsa, bir de buna kim göz yummuşsa bunlar da elbette ki bu soruşturmanın kapsamı içinde olmalıdır.
Vurgunu yapanlar elbette yani hani hırsızın hiçbir suçu yok. Evet hırsız, önce hedef hırsız. Hırsızlar yakalanmalı, çaldıkları paralar ellerinden alınmalıdır. Dediğim gibi nemasıyla birlikte gayrimenkule dönüşmüşse gayrimenkulleri ellerinden alınmalıdır. Mutlaka bedeli ödetilmelidir.
Ama bir de bu süreçte sorumluluk makamında olup da bu sürece göz yumanlar da affedilmemelidir. Ya da “Biz fark etmedik.” O koltukta oturuyorsan fark edeceksin kardeşim. O da görevi ihmaldir. Dolayısıyla da o da bedelini ödemektedir.
YASA TEKLİFİ VE YASAL BOŞLUKLAR
Bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne bir yasa teklifi gelmiştir. Bu fon vurgununun tekrarlanmaması adına birtakım önlemleri kapsayan. Elbette bu güzeldir. Yasada bir eksiklik varsa, bir yasal boşluk varsa elbette ki bunlar giderilmelidir kanun teklifleriyle.
Elbette Meclisimiz de bunu görüşecektir ve kanun teklifi yasalaşacaktır. Ama öncesinde bu süreçte sorumluluk makamında olup da sorumluluğunu yerine getirmeyenler, hele bir de buna kasıtlı olarak göz yummuşlarsa ya da vurguncularla iş birliği içine gidenler varsa bunlar mutlaka ama mutlaka en ağır bir şekilde bedelini ödemeli ve kamuoyuna da ifşa edilmelidir.
Yani bu anlamıyla süreç şeffaf yönetilmelidir.
İTİBAR SUİKASTİ VE İFTİRA UYARISI
Tabii bütün bunları yaparken sırf siyasete, iktidar partisine, hükûmete, devlete zarar verelim diye bu işte dahli olmayan isimlerin gündeme getirilmesi, kamuoyu önünde itibarsızlaştırılmaya çalışılmasını da doğru bulmuyoruz.
İki bakanımızın, iki bakanımıza yapılan itibarsızlaştırma süreci bunun en somut örneğidir. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımız Sayın Mahinur Özdemir hanımefendi, özellikle babası Hasan amca, Hasan abi üzerinden yapılan bu itibarsızlaştırma hareketi, bu iftirayı da reddediyoruz ve iftira sahiplerinin özür dilemesini bekliyoruz.
İftira atmak bu kadar kolay olmamalı arkadaşlar. Elinizde somut delil, bir belge olmadan hiç kimse hiç kimseyi bu kadar kolaylıkla peşinen suçlayamamalı. Sorumluluk makamında olanların, milletvekili olanların, siyasi parti sözcülerinin, yöneticilerinin, genel başkanlarının daha dikkatli olması gerekiyor.
Aynı şey Ticaret Bakanımız Sayın Ömer Bolat'a yönelik de yapılmıştır. Dolayısıyla da biz, kime yapılırsa yapılsın; haksızlık, itibar suikastı, iftira bunların da tümüne karşıyız.
SÜRECİN SULANDIRILMAMASI ÇAĞRISI
İlla bakan olmayabilirler; milletvekili olur, sıradan bir vatandaşımız olur, bir ticaret adamı olur, bir iş adamı olur, bir sanayici olur. Hiç kimsenin süreç fırsat bilinerek haksız bir şekilde suçlanmasını da bir itibar suikastıyla karşı karşıya kalmasını da iftiraya uğramasını da doğru bulmuyoruz.
Bu işi de sulandırmak oluyor. Yani gerçek anlamda bu vurgunla mücadele sürecine de zarar veriyor.
Yani muhalefet partileri ki ana muhalefet konumuna gelmiş yeni bir parti var şu anda. Onun başını çektiği bir muhalefet grubu maalesef yaptığı açıklamalarda suçlu suçsuz ayrımı yapmadan hükûmete, iktidara nasıl zarar veririm mantığıyla hareket etmektedir.
Bu doğru bir mantık değildir. Neticede kendileri bu işten zarar görmüştür. Artık bundan sonra söyleyecekleri sözün de ağırlığı kalmamıştır. Onun için bu süreçte herkesi de bu konuda dikkatli olmaya çağırdığımızı ifade etmek istiyorum.

TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÜRECİ VE PKK’YA GÜVEN TARTIŞMASI
Kıymetli kardeşlerim, değerli vatandaşlarım; burada sizlerle paylaşmak istediğim bir diğer konu da Terörsüz Türkiye süreciyle ilgilidir.
Devletimizin, hükûmetimizin, Cumhur İttifakımızın hassasiyetle yürütmeye çalıştığı bu süreç, bizim başında belirttiğimiz gibi güvenilmez olarak ilan ettiğimiz PKK ve onun siyasi uzantıları tarafından açık bir şekilde provoke edilmektedir. Kendilerine güvenilmeyeceğini bir kez daha ispatlamışlardır.
Sürecin başında ne dedik? Biz devletimize güveniyoruz. Ancak PKK’ya, bu Amerikan ve İsrail uşağı teröristlere güvenmiyoruz dedik. Çünkü bunlar geçmişte de aynısını yaptı dedik.
Şimdi şartsız, pazarlıksız, müzakeresiz silah bırakacak ve kendini feshedecek. Bunun başka yolu yok.
METİNA, MAHMUR VE SİLAH BIRAKMA TARTIŞMASI
Efendim, Metina’dan bazı güçlerini çekmişler. Metina bölgesinde bazı kamplarından çekilmişler. Kapatmışlar. Yani lütuf mu yapıyorlar? Öyle Metina’dan bazı kampları boşalttık, Mahmur’dan şunları çekecek. Öyle bir şey yok.
Topyekûn, topyekûn, topyekûn silah bırakacak ve topyekûn kendini bütün unsurlarıyla feshedecek. Oradan şunu çekmiş, buradan üç silah bırakmış. Bunlar oyalamadan başka bir şey değildir.
Ve Murat Karayılan açıklama yapıyor. Kandil’deki PKK elebaşlarından bir tanesi. Ne diyor? “Silahı bıraksak bile arkadaşlarımız gidip evlerinde oturmayacaklar. Dağlarda yaptığımız mücadeleyi ovada yapacağız.” diyor.
Şimdi yani “siyasi bölücülükten vazgeçmeyeceğiz” diyor. Büyük Birlik Partisi olarak biz burada şunu da ifade edeyim. Biz şiddete bulaşmadan, silahı eline almadan, teröre bulaşmadan her insanın ya da topluluğun fikirlerini beyan etmesine karşı değiliz. Siyasi mücadelesine karşı değiliz. Bunlar yapabilirler. Şiddete bulaşmadan, terör örgütü hâline dönüşmeden bunları yapabilirler.
Daha silahı bırakmadan siyasi bölücülük yapacağını açıklaması, bunların gerçek yüzlerini göstermektedir.
ANAYASA’NIN 42. VE 66. MADDELERİ
Benzer bir şeyi DEM Milletvekili Cengiz Çandar söylüyor. Ne söylüyor? Diyor ki ana dilde eğitim. Yani 42. madde.
Ve vatandaşlık meselesi yani Anayasamızın 66. maddesinde ne yazıyor? “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür.” yazıyor. Evet, Türktür. Bu devletin adı da Türk Devleti’dir. Milletinin adı da Türk Milleti’dir.
ÇANDARLI TARTIŞMASI
Şimdi Çandarlı’nın torunu olduğu söyleniyor. Fatih Sultan Mehmet Han’ın da Çandarlı’yı niye astırdığını da az çok biliyoruz. Niye astırdı? Niye idam ettirdi? Onu da biliyoruz. Değil mi? Bizans’la iş birliği. Osmanlı Paşa’sısın, Bizans’la iş birliği yapıyorsun.
Demek ki devam ediyor iş birliği. Yani nesiller geçse de. Evet. Artık kan mı çekiyor, başka bir şey mi çekiyor onu bilmiyorum. Yani çeken bir şey var. Şimdi. Ha, o aileden devlete üstün hizmetler yapanlar yok mu? O da var. Ama bu da var. Yani bunu da unutmamak gerekiyor.
Yani Fatih Sultan Mehmet Han’ın niye idam ettirdiğini de biliyoruz. Şimdi onun için çok da yadırgıyor muyuz? Yadırgamıyoruz değerli arkadaşlar.
TÜRK MİLLETİ KAVRAMI VE ORTAK KİMLİK
Kıymetli kardeşlerim; Türkiye Cumhuriyeti Devleti de Cumhur İttifakı da biz de özellikle Büyük Birlik Partisi de ne 42. maddenin değiştirilerek güzel Türkçemizin yanına başka bir dilin eğitim ya da resmî dil olarak yer almasına müsaade ederiz ne de bu milletin adının Türk milleti olduğu gerçeğinin değiştirilmesine katiyen izin veririz.
Türk milleti kavramı etnik bir kökeni ifade etmez. Türk milleti kavramı bu topraklarda yaşayan Kürt’ün, Türkmen’in, Çerkez’in, Boşnak’ın, Arap’ın, Alevi’nin, Sünni’nin, topunun ortak adıdır; milletin adıdır. Bu milletin adıdır.
Onun için bu milleti, bu devletin vatandaşıysan bunu da kabul edeceksin. Etmiyorsan kendine başka bir ülke ve başka bir kimlik ve pasaport arayacaksın.

MEKKE ORTAK SAVUNMA ANLAŞMASI VE DIŞ POLİTİKA
Kıymetli kardeşlerim, değerli basın mensupları; toplantımızın bu bölümünde yalnızca bir savunma anlaşmasını ya da ittifakını değil, Türkiye’nin ilgili dış politikasının istikameti, millî güvenlik önceliklerimizin neler olması gerektiği ve ülkemizin bölgesel savaşlardaki konumu hakkında da düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Kamuoyunun bildiği Mekke Ortak Savunma Anlaşması ve Yemen Savaşı bağlamında Türkiye’nin Suudi Arabistan’a askerî veya teknik destek vermesi tartışmaları, sıradan bir diplomatik tercih olarak görülemez ya da değerlendirilemez.
Bu mesele doğrudan doğruya Türkiye’nin bağımsız dış politikası, anayasal düzeni ve millî çıkarlarını ilgilendirmektedir.
Türkiye’nin önüne getirilen her anlaşmayı yalnızca müttefiklik söylemiyle değil, “Bu adım Türkiye’nin hangi millî çıkarlarına hizmet ediyor? Müslüman âleminin, Türk dünyasının hangi çıkarlarına hizmet ediyor? Ya da Türkiye’yi, Türk milletini ya da Türk İslam âlemini hangi risklerle karşı karşıya bırakıyor?” sorusuyla değerlendirmek zorundayız.
YEMEN’DE İNSANLIK DRAMI
Değerli basın mensupları, kıymetli vatandaşlarım; öncelikle geçmişten bugüne yani 2015’ten 2026’ya kadar Yemen’de yaşanan insanlık dramını hatırlamalıyız.
Yemen halkı yıllardır süren savaşın, hava bombardımanlarının, ekonomik çöküşün ve temel ihtiyaçlara erişememenin ağır bedelini ödedi ve ödemeye devam ediyor.
Milyonlar ot yemek zorunda kaldı. Çocuklar açlıktan öldü. Kadınlar açlıktan öldü. Yaşlılar açlıktan öldü.
SUUDİ ARABİSTAN ÖNCÜLÜĞÜNDEKİ KOALİSYON VE SİVİL KAYIPLAR
O yıllarda yani 2015’te Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun başlattığı askerî harekâtın özellikle ilk beş yılında sivil yerleşim yerleri, hastaneler, okullar, pazarlar ve gıda altyapısı da vuruldu.
İnsan Hakları İzleme Örgütünün 2021 Dünya Raporu’na göre, 2020 yılı başında Yemen’de 20,1 milyon yani 20 milyon üzerinde insan gıdaya ulaşamadı, gıda yardımına ihtiyaç duydu.
Aynı rapor, Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun gerçekleştirdiği hava saldırılarının önemli bir bölümünün sivil yerleşim yerlerini de kapsadığını içeriyordu. Birleşmiş Milletler verileri de savaşın ilk yıllarında binlerce sivilin öldüğünü ve yaralandığını ortaya koydu.
YEMEN’DE BUGÜNKÜ İNSANİ TABLO
Bugün de tablo değişmiş değildir. O gün 20,1 milyondu. Bugün de 19,5 milyon insan hâlâ Yemen’de insani yardıma, gıdaya ve korumaya muhtaç durumda. 13 milyondan fazla insanın yeterli temiz suya erişemediği belgelendi.
Bu rakamların arkasında öksüz kalan çocuklar, evlerini kaybeden aileler, açlıkla mücadele eden anneler ve sağlık hizmetlerine ulaşamayan siviller, insanlar var.
YEMEN’DE YAŞANANLARIN SİYASİ VE İNSANİ SORUMLULUĞU
Yemen'de yaşananları yalnızca bir askerî operasyonun yan etkileri olarak da açıklayamayız. Sivil halkın hayatını altüst eden, ülkenin altyapısını tahrip eden ve milyonlarca insanı yardıma muhtaç bırakan bu tablonun siyasi ve insani sorumluluğu mutlaka sorgulanmalıdır.
Kıymetli kardeşlerim, Gazze'de İsrail'in uyguladığı askerî yöntemler ve sivil halk üzerinde ortaya çıkan yıkım karşısında nasıl sesimizi yükseltiyorsak Yemen'de yaşananlar karşısında da aynı ahlaki ölçüye uymak zorundayız. Yemen halkının acısını görmezden gelerek Filistin'in acısını savunamayız. İnsan hakları coğrafyaya ve siyasi ittifaklara göre değişmez ve değişmemelidir.
Burada açık bir ayrımın altını çiziyoruz. Yemen'deki savaşın sorumluluğu tek bir aktöre de indirgenemez. Husilerin sivil hedeflere yönelik saldırıları ve diğer tarafların ihlalleri de elbette uluslararası hukuk çerçevesinde soruşturulmalıdır. Onlara karşı da önlemler alınmalıdır. Ancak bu gerçek, Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun eylemlerinin ve yol açtığı yıkımın sorgulanmasına asla engel olmamalıdır.
MEKKE VE MEDİNE’NİN GÜVENLİĞİ TARTIŞMASI
Değerli basın mensupları, kıymetli vatandaşlarım; bir başka hususu da açıklıkla ifade etmek isterim. Mekke ve Medine'nin güvenliği üzerinden yürütülen siyasi tartışmalar, gerçeklerle ve hukukla bağını koparmamalıdır.
Bu iki mukaddes şehrin doğrudan hedef alındığını ve saldırıya uğradığını ortaya koyan iddialar, somut ve doğrulanabilir kanıtlarla değerlendirilmelidir. Çünkü karşı taraf, Mekke ve Medine'yi hedef almadığını ısrarla dile getirmektedir.
Mekke ve Medine'ye yönelik doğrulanmış bir saldırı tablosu bulunmadan, bu şehirlerin güvenliğini gerekçe göstererek Yemen'deki geniş çaplı askerî müdahalelere sınırsız bir meşruiyet kazandırılması da doğru değildir.
Mekke ve Medine'nin güvenliği elbette bütün Müslümanlar için ve bizim için son derece önemlidir. Ancak kutsal şehirlerin güvenliği, herhangi bir ülkenin bölgesel askerî politikalarına koşulsuz destek verilmesinin gerekçesi hâline asla getirilemez. Kutsal değerler, siyasi ve askerî tercihlere yönelik eleştirileri susturmak için kullanılmamalıdır.
MEKKE İTTİFAKI VE İSLAM DÜNYASININ BİRLİĞİ
Şayet Mekke ve Medine'ye yönelik ciddi bir saldırı tehdidi varsa Mekke İttifakı ülkeleri, oralarla ilgili ortak savunma hattı kurabilirler. Hatta katılmak isteyen başka İslam ülkelerini de buna dâhil edebilirler.
Mekke İttifakı en çok da İsrail'in bölgede yaptığı yayılmacı işgallere, katliamlara, soykırımlara karşı kurulursa ve oraya yönelik bir askerî, siyasi güç oluşturulursa anlam kazanır. Yoksa bir İslam ülkesinin başka bir İslam ülkesine yapacağı saldırılara dâhil olmak ya da karşı taraftan gelecek saldırılara mukavemet için kurulacaksa çok da anlam taşımaz diye düşünüyoruz.
İki İslam ülkesi arasındaki savaşta eğer açık bir haksızlık ve saldırganlık yoksa diğer İslam ülkelerinin taraf olması, Müslümanlar arasında ayrılık meydana getirir. Mezhepçiliği de asla körüklememek gerekir. Tam tersine İslam dünyasının birliği ve beraberliği için mücadele edilmesi gerekir.
TÜRKİYE’NİN SORUMLULUĞU VE DIŞ POLİTİKA ÖNCELİĞİ
Bize göre Türkiye'nin sorumluluğu; savaşları durduracak diplomatik girişimlere öncülük etmek, sivilleri korumak ve kalıcı barışın tesisine yardımcı olmaktır. Türkiye'nin görevi ve sorumluluğu bu olmalıdır. Öncelik bu olmalıdır.
Bir kere daha altını çizerek söylüyorum. Türkiye'nin görevi, savaşları durduracak diplomatik girişimlere öncülük etmek, sivilleri korumak ve kalıcı barışın tesisine katkıda bulunmak olmalıdır.
Ez cümle Türkiye, tarihî sorumluluklarına bağlı kalarak özellikle Osmanlı bakiyesi topraklarda adil barışın savunucusu olma yükümlülüğünü tereddütsüz ve eksiksiz bir şekilde yerine getirmelidir.
Kıymetli kardeşlerim, değerli vatandaşlarım; duygu ve düşüncelerle sizleri bir kere daha sevgiyle, saygıyla, hürmetle ve muhabbetle selamlıyor, katılımınız için şükranlarımı sunuyorum. Sağ olun, var olun.

SORU-CEVAP BÖLÜMÜ
HALK TV’YE KAYYUM ATANMASI VE OPERASYON İDDİALARI
Öncelikle bizim elimizdeki bilgi, Halk TV'ye kayyum atandı ama operasyon Halk TV'ye yönelik yapılmadı. Halk TV'nin sahibinin yurt dışına çıkmadan önceki birtakım ticari faaliyetlerindeki usulsüzlüklere, yolsuzluklara; özellikle İzmir Büyükşehir Belediyesi ihalelerinde rüşvet ve fahiş fiyat tespiti, 30 milyar TL'lik hesap trafiği, şirketinin ve şahsının yani bunlara yönelik bir operasyon oldu.
Tabii televizyonun sahibinin de bu operasyona muhatap olan kişi olduğu için onun bütün şirketlerine yönelik bir operasyon ve Halk TV'ye de bu kapsamda kayyum atandığı açıklandı. Durum bundan ibarettir.
AZERBAYCAN’IN TÜRKİYE İÇİN ÖNEMİ
Kıymetli kardeşlerim, tabii Azerbaycan bizim için çok kıymetlidir, çok değerlidir. Onun için Azerbaycan'la ilgili konuşurken çok dikkatli olmaya, özen göstermeye çalışıyoruz. Savunurken değil de konuşurken.
Şimdi tarihe de baktığımız zaman Nuri Killigil Paşa, Kafkas İslam Ordusuyla Bakü'ye girdiğinde Bakü'yü Bolşeviklerin ve Ermenilerin işgalinden kurtarmıştır. Osmanlı Devleti. Yani bizim devletimiz. Yani Türk Devleti.
Ve daha sonra özellikle Haydar Aliyev'in dile getirdiği ve şu anda tüm Azerbaycan Türklüğü'nün ve Türkiye Türklerinin dilinden düşürmediği “İki devletiz ama bir milletiz.” anlayışı, her iki devletin bütün milletinin gönlünde, kalbinde yer vurmuş bir sözdür.
Ve hem Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşları hem Azerbaycan Devleti vatandaşları bu sözü içten gelerek, büyük bir samimiyetle ifade etmektedirler. İnanarak ifade etmektedirler.
Onun için sevinci sevincimiz, acısı acımızdır Azerbaycan'ın. Onlar için de Türkiye'nin sevinci sevinçleri, Türkiye'nin acısı da onların acısıdır.
KARABAĞ, ELÇİBEY VE HAYDAR ALİYEV SÜRECİ
Karabağ işgal edildiğinde hepimizin yürekleri yanmıştır. Ve o dönemde Karabağ, oradaki yaralıları almak için 3 helikopter göndermeyen devlet yöneticilerini bugün de kınıyoruz. O gün de kınadık, bugün de kınıyoruz.
Ve Azerbaycan ondan sonraki süreçte bir istikrara kavuşmuşsa bunda iki kişinin önemli katkısı vardır. Birisi merhum Elçibey'dir. Büyük bir fedakârlık yaparak, bir iç savaş çıkmasın diyerek cumhurbaşkanlığını elinin tersiyle itmiş ve Nahçıvan'daki köyüne dönmüştür. Sırf Azerbaycan'da ikilik çıkmasın, iç savaş çıkmasın diye kendisine karşı darbe yapılmasına rağmen bunu yapmıştır.
İkincisi de Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin o günkü Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'dir. Elçibey yönetimindeki Azerbaycan'a 3 helikopter göndermemiştir ama Haydar Aliyev'e 100 milyon dolar göndermiştir. Sırf orada gelsin, devletin yönetimini eline alsın, devlet bir istikrara kavuşsun diye bunu yapmıştır.
Daha sonraki söyleşilerinde de bunu Haydar Aliyev'in yapabileceğine inandığını ifade etmiştir. Ve daha kapalı pek çok destek verilmiştir. Yani iki ayrı devlet ama tek millet olduğu, o günlerden bugünlere gelen bir süreçtir.
Ve hem merhum Elçibey hem Haydar Aliyev Türkiye'de vefat etmiştir. Yani dolayısıyla Türkiye'de tedavi görmüştür. Onun için biz Azerbaycan'ı asla ayrı bir millet olarak görmedik ve görmeyiz.
AZERBAYCAN ZİYARETİ VE KARABAĞ TEMASLARI
Şimdi biz Kasım 2025'te geniş bir heyetle Azerbaycan'a gittik. Yeni Azerbaycan Partisi'nin yani iktidar partisinin de davetlisi olarak. Bizi çok güzel ağırladılar, misafir ettiler.
Karabağ'a gittik. Hocalı'ya gittik. Yani bütün Karabağ bölgesini gezdik, Bakü'ye. Çok güzel görüşmeler yaptık. İstişarelerde bulunduk. Kendilerine bir kere daha teşekkür ediyoruz.
Biz her zaman Azerbaycan'ın, Azerbaycan Türklüğü'nün iyiliğini isteriz. Onun için de Azerbaycan'la ilgili söz söylerken de büyük bir hassasiyet ve ihtimam gösteririz. Ama bir yanlış görüyorsak da bunu bir kardeş uyarısı olarak dile getiririz. Azerbaycan tarafının da hükûmetinin de devlet yetkililerinin de bunu böyle değerlendirmesini isteriz.
AZERBAYCAN’DAKİ YASAK TARTIŞMASI VE HUZURSUZLUK UYARISI
Bugüne kadar olmayan yasak bugün nereden çıkmıştır? Nereden icap etmiştir? Anlaşılmaktadır ki Azerbaycan içinde çeşitli mihraklar bunu körüklemektedir. Yani Azerbaycan içerisinde bir huzursuzluk çıkarmaya çalışmaktadırlar.
Azerbaycan'ın Karabağ zaferini bazıları hâlâ hazmedebilmiş değildir. Onun için Azerbaycan'ın huzurunu kaçırmaya çalışmaktadırlar.
AZERBAYCAN’DA BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI TARTIŞMASI
Bugün Avrupa Birliği ülkelerinde yani Hristiyan âleminde olmayan yasak, Azerbaycan gibi inançlarına bağlı bir Türk İslam ülkesinde nereden çıkmıştır? Dolayısıyla da biz kardeşçe, Azerbaycan'ın iç işlerine de saygılı olarak şunu net bir şekilde ifade etmek isteriz.
Azerbaycan'ın anayasasında laiklik olduğu ifade edilmektedir. Bizde de vardır. Laiklik maalesef Türkiye'de de uzun yıllar yanlış yorumlanmış ve bir inanç hürriyeti zulmüne dönüşmüştür. 28 Şubat süreci hâlâ gözlerimizin önündedir.
Türkiye bunun bedelini çok ağır ödemiştir. Ekonomik olarak ödemiştir, sosyal barışın bozulması olarak ödemiştir. Dışarıya taviz vermek zorunda kalarak ödemiştir, istikrarsızlık olarak ödemiştir. Demokrasinin askıya alınması olarak ödemiştir. Pek çok noktadan ödemiştir, ağır bedeller ödemiştir. Biz Azerbaycan'ın aynı bedelleri ödemesini istemediğimiz için bunları kardeşçe ifade ediyoruz.
LAİKLİK VE İNANÇ HÜRRİYETİ
Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır bir manasıyla. Ama diğer anlamıyla laiklik, devletin kişilerin inanç hürriyetine sonuna kadar sadık kalmasıdır. Kişilerin inançlarına, inançlarının gereği kılık ve kıyafetlerine müdahale etmemesidir. Dinî yaşantısına müdahale etmemesidir.
Bizim Azerbaycan hükûmetinden, Azerbaycanlı kardeşlerimizden isteğimiz de inanç hürriyetinin muhafaza edilmesi ve başını örtmek isteyen kız çocuklarının ya da kamu görevlilerinin de kamu görevlerini başları örtülü bir şekilde yerine getirebilmesi ve isteyen kız çocuklarının okullara başı kapalı bir şekilde gidebilmesidir.
Bu, bu kadar açık, doğru ve masum bir taleptir. Azerbaycan halkının önemli bir kısmının talebidir. Dolayısıyla bu talebi Azerbaycan hükûmetinin görmesini ve inanç hürriyetine bağlı kalarak bunu yerine getirmesini arzu ediyoruz. Bunu da kardeşçe bir dost tavsiyesi olarak kendilerine ifade ediyoruz.
TÜRKİYE VE AZERBAYCAN KARDEŞLİĞİ
Yoksa Azerbaycan'ın iç işlerine müdahale gibi Türkiye'nin de Türk milletinin de herhangi bir Türkiye'deki siyasi partinin de böyle bir düşüncesi yoktur. Bu sadece bizimkisi iyi niyetli bir kardeş tavsiyesidir.
Biz Azerbaycan ordusunda can veren Türklerin devletinin mensuplarıyız. Dolayısıyla da Karabağ Savaşı'nda Azerbaycan subaylarıyla, generalleriyle Türkiye Cumhuriyeti generalleri omuz omuza çarpışmıştır.
Azerbaycan'daki Yüzbaşı Murat'ın evine biz taziyeye gitmişizdir. Tıpkı Türkiye'deki Yüzbaşı Murat'ın evine taziyeye gittiğimiz gibi gitmişizdir. Bir fark görmüyoruz. Bir fark görmediğimiz için de iki ayrı devlet olsak da tek milletin mensupları olma şerefine nail olmuş bir kardeşleri olarak bunları söylüyoruz. Bu kadarını da kendimizde bir hak olarak görüyoruz.
Biz bir yanlış yaparsak onların da bize bu yanlışımızı hatırlatma hakları olduğunu da ifade ediyoruz. Biz kendi devletimizle bunu yaptığında 28 Şubat'ta kendi devletimize de karşı çıktık. Türkiye'yi yöneten siyasi iktidara da o dönemde karşı çıktık. Bedel ödememiz gerekiyorsa da ödedik.
Fransa'da başörtüsü yasağı çıktığında ona da karşı çıktık. Yani nerede bir inanç hürriyetiyle ilgili yasak varsa sadece Müslümanlara yönelik değil, başka din mensuplarına yönelik de uygulansa biz buna karşı çıkarız. Onun için Azerbaycan yetkililerinin de bunu böyle algılamasını ve değerlendirmesini içtenlikle arzu ettiğimizi bir kere daha ifade ediyorum.
AZERBAYCAN’A BİRLİK VE BÜTÜNLÜK TEMENNİSİ
Tek dileğimiz Azerbaycan'ın güçlü bir şekilde yoluna devam etmesi; birliğini, bütünlüğünü muhafaza ederek, iç barışını, toplumsal barışını koruyarak yoluna devam etmesini arzu ettiğimizi ifade ediyorum.
Tekrar tüm Azerbaycan Türklüğü'nü bir kez daha buradan şahsım ve Büyük Birlik Camii adına sevgiyle, saygıyla, hürmetle ve muhabbetle selamlıyorum.
Bütün Azerbaycan bizi bilir. Şehit Muhsin Yazıcıoğlu'nu da bilir. Mustafa Destici'yi de bilir. Büyük Birlik Partisi'ni de bilir. Alperenleri de bilir. Bizim niyetimizi de bilirler. Biz her zaman Azerbaycan'ın yanında dimdik durmuşuzdur. Bugün de durmaktayız.
Burada şimdi staj ve çıraklık mağduru kardeşlerimiz var. Federasyon Başkanımız Murat Aydın'ı buraya davet ediyorum. Federasyonda görevli diğer arkadaşlarımız da gelsin. Buyurun, şimdi söz sizde.

STAJ VE ÇIRAKLIK MAĞDURLARI FEDERASYONU BAŞKANI SAYIN MURAT AYDIN’IN AÇIKLAMALARI
ÇIRAK VE STAJYERLERİN SOSYAL GÜVENLİK TALEBİ
Sayın Genel Başkanım, Sayın Büyük Birlik Partisi yöneticilerim, Büyük Birlik Partisinin değerli mensupları, değerli basın mensupları; “Emek en yüce değerdir.” anlayışının siyasi genelini taşıyan Büyük Birlik Partisi Genel Merkezi'nde milyonlarca çırak, stajyerin yaşadığı mağduriyeti anlatmak üzere burada bulunmaktayız.
Bizler biliyoruz ki çalışma hayatı; insanın onuru, alın teri ve sosyal devlet güvencesiyle anlam kazanır. Ancak mesleği öğrenmek, üretime katkı sağlamak ve iş yerlerinde fiilen çalışmak için ilk adım atan çırak ve stajyerler, sosyal güvenlik sistemi içinde aynı bütünlükte değerlendirilmiyor.
1986 yılında yürürlüğe giren 3308 sayılı Kanun üzerinden 40 yıl geçti. Bugün stajyer ve çırakların sigorta girişleri mevcut iş kazası, meslek hastalığı gibi kısa vadeli sigorta hükümleri uygulanıyor. Fakat bu ilk sigorta girişleri, uzun vadeli sigorta başlangıcı olarak kabul edilmiyor.
ORTADAKİ ÇELİŞKİ VE HAK TALEBİ
Ortada dikkat çekici bir çelişki var. TÜİK iş gücü istihdam istatistiklerine göre çırak, stajyer istihdam kapsamında çalışan olarak değerlendiriliyor. Diğer devlet kurumlarımız açısından ise eğitim sisteminin bir parçası olarak görülüyor.
Peki soruyoruz: Çırak, stajyer, öğrenci olarak görülüyorsa neden ağır, tehlikeli işlerde çalışıyor; yani iş kazalarında hayatını kaybediyor veya sakat kalıyor? Bu nasıl öğrencilik? İşçiyi aynı risk altında çalıştıracaksınız ancak söz konusu sosyal güvenlik hakkına geldiğinde “Öğrencisin.” denilecek. İşte bizim itirazımız tam da burada.
Atölyede pres, makine; ustayı, stajyeri, çırağı ayırmaz. Kaynak, kimyasal, sıcaklık, gürültü ve iş kazası riski herkes için geçerlidir. O hâlde çalışmanın başladığı günün sosyal güvenlik bakımından da gerçek bir başlangıç olması, bu dönemlerin haklarının eksiksiz, karşılıksız bulmasını istiyoruz.
Çözüm nettir. Çıraklık, stajyerlik dönemlerindeki ilk sigorta girişlerimizin uzun vadeli kolları olarak başlanmasını istiyoruz. SSK kayıtlarımızın ilk işe giriş tarihleri esas alınmalı.
Sayın Genel Başkanım, değerli katılımcılar; federasyonumuzun görüşleri açık. Konuda hak, hukuk, adalet anlayışı çerçevesinde Meclis çatısı altında değerlendirilmesini ve çıraklık, stajyer dönemlerinin sosyal güvenlik açısından hakkaniyetle karşılığını kavuşturulmasını talep ediyoruz. Çünkü hak başlayınca başlar. Ev sahipliğiniz ve emeğiniz, verdiğiniz değer için teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum Başkanım.

SAYIN GENEL BAŞKANIMIZ MUSTAFA DESTİCİ’DEN STAJ VE ÇIRAKLIK AÇIKLAMASI
Biz de Staj ve Çıraklık Sigortası Mağdurları Federasyonu Başkanı Murat Aydın kardeşimize ve yönetimine hem ziyaretleri için hem de düşüncelerini bu kadar sarih bir şekilde ifade ettikleri için teşekkür ediyoruz.
Biz Büyük Birlik Partisi olarak başından itibaren hem kademeli emekliliği savunduk hem de staj ve çıraklarımızın işe başladığında yani staj olarak, stajyer olarak ya da çırak olarak işe başladıklarında nasıl sigortaları başlıyorsa bu başlangıcın emekliliğe sayılması gerektiğini de hep ifade ettik.
Ama maalesef bugüne kadar bu düzenleme yerine getirilmedi. Bizim talebimiz, görüşümüz, düşüncemiz Büyük Birlik Partisi olarak bu haklı talebin Meclisimiz tarafından, Türkiye Büyük Millet Meclisimiz tarafından dikkate alınarak, kabul görerek mutlaka yeni bir yasal düzenlemeyle stajyer ve çırak olarak başlayan kardeşlerimizin işe başlama süreçlerinin emekliliğe de sayılması gerektiğini bir kere daha ifade ediyorum.
TAŞERON İŞÇİLER VE KİT’LERDEKİ MAĞDURİYET
Yine yeri gelmişken bu arada milyonlarca taşeron kadroya geçirildi. Ama maalesef orada KİT'lerde çalışan 80-90 bin kişi kaldı ki belki de ilk önce onlar kadroya geçmesi gerekiyordu. Çünkü nitelikli işçilerdi bunlar. Türkşeker'de çalışanlar gibi, DSİ'de çalışanlar gibi, Karayollarında çalışanlar gibi bunlar usta işçilerdi.
Ama maalesef herkes geçti tabiri caizse asıl geçmesi gerekenler geçemedi. Bunların da bu mağduriyetinin bir an önce ortadan kaldırılması ve giderilmesi gerektiğini söylüyorum.
Tekrar ziyaretleri için Murat Aydın kardeşimize ve heyetine teşekkür ediyorum. Cenab-ı Hak inşallah çıktıkları bu yolda hakları olan emekliliği de almalarını nasip etsin inşallah.
Sayın Destici, Gecek'te düzenlenen bağ bozumu etkinliğinde
ÖNCEKİ HABER
Genel Başkanımız Sayın Mustafa Destici, TÜSİAD heyetini kabul etti