Genel Başkanımız Sayın Mustafa Destici, haftalık olağan basın toplantısında yaptığı konuşmada şunları söyledi:
Kıymetli basın mensupları, değerli dava arkadaşlarım, değerli vatandaşlarım; öncelikle cümlenizi sevgiyle, saygıyla, hürmetle ve muhabbetle selamlıyorum. Bir haftalık olağan basın toplantımızın daha hayırlara vesile olması niyazımla salonda bulunan kardeşlerimize hoş geldiniz, şeref verdiniz, diyorum.
TÜRKİYE’NİN SAVUNMA SANAYİSİ VE HÂKİMİYETİ
Kıymetli dava arkadaşlarım, değerli vatandaşlarım; Türkiye, hem ana vatanda yani vatanımızın kara parçası üzerinde hem de mavi vatanda, denizlerimizde hâkimiyetini güçlü bir şekilde sürdürmektedir. Bununla birlikte özellikle son yıllarda kara, deniz, hava, istihbarat yani bütün savunma sanayisinde atmış olduğumuz atılımlar, yapmış olduğumuz yatırımlar, ürettiğimiz silahlar sadece bizlerin göğsünü kabartmakla kalmayıp bütün Türk ve İslam coğrafyasındaki kardeşlerimizin, hatta dost ve müttefik olan, gerçek müttefikimiz olan bütün ülkelerde ve onların vatandaşlarında da büyük bir sevinçle karşılanmaktadır.
Çünkü bugünün dünyasında güçlü değilseniz haklı olmanızın bir gerekçesi kalmamıştır. Ve kendinizi savunacak silahlarınız, askerî gücünüz, savunma gücünüz yoksa her an işgalle karşı karşıyasınız. Her an soykırımla karşı karşıyasınız. Her an elinizdeki bütün zenginliklerin sömürülmesi ve elinizden alınmasıyla karşı karşıyasınız. Bunun örnekleri bugün dünyanın pek çok noktasında, bu yüzyılda da tüm hâliyle devam etmektedir.
GAZZE VE İSRAİL’E YÖNELİK AÇIKLAMALAR
İşte Gazze'de terörist İsrail'in soykırımı, katliamları ortadadır. 100 bin insan öldürülmüştür. Sırf Filistinli ve Müslüman oldukları için. Mazlum oldukları için. Kendilerini savunacak silahları olsaydı İsrail buna cesaret edemezdi.
Ve bu soykırımı yapmış olan soykırımcı İsrail, onun başbakanı katil Netanyahu ve savaş kabinesi bir de kendi suçlarını örtmek için 1915 olaylarını gündeme getirerek parlamentolarında Türkiye'yi Ermenilere karşı soykırım yaptı diye bir karar almışlardır. Hâlbuki aynı parlamento daha önceki yıllarda bu kararı reddetmişti. Bu teklifi reddetmişti.
Bu neyi gösteriyor bize? Bu tamamen siyasi bir karardır. Gerçekle ilgisi olmadığını kendileri de biliyor. Asıl soykırımcının kendileri olduğunu en iyi kendileri biliyor. Ama Türkiye'nin İsrail'in Filistin'e karşı, Filistinlilere karşı Gazze'de gerçekleştirdiği soykırımı yüksek sesle getirip bizzat Cumhurbaşkanımız tarafından “Bu soykırımın elbette bir gün hesabı sorulacaktır. Ve bu da Müslüman Türk milleti eliyle olacaktır.” sözlerine bir tepki olarak söylenmiştir.
Cumhurbaşkanımızın sözlerinin sonuna kadar arkasında ve yanında olduğumuzu ifade ediyoruz. Elbette soykırımcı İsrail bunun hesabını verecektir ve inşallah bu da Müslüman Türk milletinin eliyle olacak.
ERMENİSTAN VE PAŞİNYAN AÇIKLAMALARI
Şimdi İsrail'in, İsrail parlamentosunun aldığı bu karara Paşinyan bile, Ermenistan Başbakanı Paşinyan bile ne dedi? “Bu kararların bize bir faydası yok.” dedi. “Bunlar doğru değil.” dedi. “Biz Türkiye'yle ve Azerbaycan'la normalleşme istiyoruz.” dedi. Özellikle “Türkiye'yle normalleşme istiyoruz.” dedi. “Kimse bizim üzerimizden bilek güreştirmesin.” dedi. “Meseleyi dile getirmesin.” dedi. “Bunun bize bir faydası yok.” dedi.
Şimdi bunu söyleyen kim? Ermenistan Başbakanı Paşinyan. Daha yenilenen seçimlerde tekrar başbakan seçildi. Partisi seçimi kazandı. Ve seçimlere giderken de bunları söyleyerek gitti. Hatta kendisine “Türk.” diye böyle aşağılamaya çalıştılar. “Bu benim için bir gururdur.” dedi. “Ben bundan rahatsız olmam.” dedi. “Türk denmekten rahatsız olmam.” dedi.
Çünkü görüyor; Ermeni halkının, Ermenistan vatandaşlarının huzuru, mutluluğu, refahı, geleceği Türkiye'nin elinde. Türkiye kapısını açarsa, Türkiye normalleşirse Ermenistan gelişebilir. Ermenistan refaha erebilir. Ermenistan huzura erebilir. Ve Ermeni halkının büyük çoğunluğu da bunu gördüğü için tekrar Paşinyan'ı seçti.
Şayet Netenyahu gibi düşünselerdi Paşinyan'ın rakibi, Türk düşmanı Ermeni faşistlerini seçerlerdi. Taşnak ve Hınçak torunlarını seçerlerdi. Ama Paşinyan'ı seçtiler. Yani Türkiye'den yana bir karar aldılar. Türkiye ile normalleşmeyi seçtiler.
Onun için biz, terörist İsrail'in parlamentosunun aldığı bu karar elbette Ermenistan Başbakanının nezdinde bile bir itibarı yokken bizim nezdimizde hiç itibarı yoktur. Hiçbir geçerliliği de yoktur. Kendileri akıttıkları kanda gün gelecek ve inşallah boğulacaktır. Bu vesileyle Gazze'de, Filistin'de hayatını kaybeden tüm masumları da bir kez daha rahmet, minnet ve şükranla yâd ediyoruz. Şehitlerimizin ruhu şad, mekânı cennet olsun inşallah.
DENİZCİLİK VE KABOTAJ BAYRAMI
Kıymetli kardeşlerim, değerli basın mensupları; işte denizlerdeki gururumuz, deniz kuvvetlerimiz, mavi vatandaki askerlerimiz, hepsiyle gurur duyuyoruz. Ve bugün 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı. 1 Temmuz 1926'dan ve 1935'ten beri de kutlanıyor. Yani 100. yılını kutluyoruz.
Başta Deniz Kuvvetleri mensuplarımız olmak üzere tüm Türk milletinin Denizcilik ve Kabotaj Bayramı kutlu olsun inşallah diyorum. Cenab-ı Hak hem ana vatanımızdan, kara kıtamızdan hem denizlerimizden bağımsızlığımızın timsali olan ay yıldızlı al bayrağımızı eksik etmesin. Her zaman hür bir şekilde, güçlü bir şekilde dalgalandırsın inşallah diyorum.
STAND-UP TARTIŞMASI VE SORUŞTURMA
Kıymetli kardeşlerim, değerli basın mensupları; son günlerde bir stand-upçı çıktı biliyorsunuz. İsmini burada telaffuz etmeyeceğim. Bir anda parlatıldı. Bir anda gündeme geldi. Sosyal medyada bir anda çok izlenir bir duruma getirildi. Bu bir proje midir? Bu kendiliğinden mi oluşmuştur? Elbette ki açılan soruşturma sonucu bütün bunlar ortaya çıkacaktır. İşin o boyutu artık savcılarımızın denetimindedir.
Şunu ifade etmek istiyorum: Elbette ki herkes stand-up yapabilir. Bu stand-up içerisinde siyasileri de mizah edebilir. Önemli iş adamlarını da sanatçıları da futbolcuları da yani toplumun önünde olan herkesi de mizah edebilir. Toplumsal olayları gündeme alabilir. Ülke gündemini değerlendirebilir. Bunların mizahını yapabilir. Bütün bunlarla ilgili hiçbir sıkıntı yok. Ki geçmişte de bugün de pek çok stand-upçı bunu yapmaktadır. Çoğunu da hepimiz zevkle dinlemekteyiz. Kahkaha atarak dinlemekteyiz. Gülerek dinlemekteyiz. Benim de dinlediklerim, takip ettiklerim var.
KUTSALLARA YÖNELİK İFADELER VE SINIRLAR
Ancak bir ölçü var, bir kırmızı çizgi var. O da neresidir? O da ne yapıyorsan yap, ister sunuculuk yap, ister stand-upçılık yap, ister şarkıcılık yap, ister siyaset yap. Bu biz siyasetçiler için de geçerli, hepimiz için geçerli. Sen bu milletin kutsallarına dil uzatamazsın. Ölçü burası. Sen sadece Türkiye'deki 85 milyonun değil, dünyadaki 2 milyarın üzerindeki insanın kutsal kitabım dediği, hayatını ona göre yaşadığı Kur'an-ı Kerim'e dil uzatamazsın. Onu mizah edemezsin, onu hafifletemezsin. Onunla tabiri caizse tırnak içerisinde eğlenemezsin ve eğlendiremezsin.
Bizim ifade etmek istediğimiz bu. Bu sadece Kur'an-ı Kerim ile ilgili de değildir. Bunu İncil ile ilgili de yapamazsın, Tevrat ile ilgili de yapamazsın ya da efendim Budizm'in öğretileri ile ilgili de yapamazsın ya da herhangi bir mezhebî anlayışın değerleriyle ilgili yapamazsın. Ki geçmişte ülkemizde bunlar da yapıldı. Bunların hepsine şiddetle karşı olduğumuzu ifade etmeyi istiyorum.
Bunlar kabul edilemez. Bunların önü açılırsa o zaman ülke bir kaosa ve kargaşaya girer. İnsanları ayırırsınız. Ve nitekim görüyoruz şu anda ne oldu? Bir kısmı bütün bunlara rağmen bizi eleştiriyor ve Kur'an-ı Kerim'le dalga geçen, bunu mizah konusu yapan sözde stand-upçıya sahip çıkıyor. Bunu bir özgürlük alanı olarak değerlendiriyor.
Hiç kimsenin özgürlük alanı bir başkasının özgürlük alanına tecavüz edemez. Ya da bir başkasının inançlarına, değerlerine, ailesine, kişilik haklarına saldıramaz. Onu küçültemez, onu aşağılayamaz. Bak siyasi eleştirilerle ilgili bir şey söylüyor muyuz? Toplumsal mizahıyla ilgili bir şey söylüyor muyuz? Söylemiyoruz. Ama sen benim kutsalıma dil uzatırsan biz o dili koparırız. Bu kadar basit. Bu kadar net.
Herkes sınırını ve çizgisini bilecek. Herkes sınırını ve çizgisini bilecek. Sınırını, çizgisini, haddini bilmeyenlere kim ne derse desin, kimsenin bizi eleştirmesine, kınamasına aldırmadan onun bedelini ödetiriz. Nereden? Hukuk yönünde. Ve şimdi savcılar gereğini yapmaktadır.
Onun için bir kere daha ifade ediyorum: Elbette ki ifade özgürlüğüne evet. Kişi hak ve hürriyetlerine evet. Elbette ki sanata, stand-up'a evet. Ama çizgisi neresi? Çizgisi kimsenin kişilik haklarına saldırmayacak, kimsenin inancını, değerlerini, kutsallarını aşağılamayacak ve onları kendisine mizah malzemesi yapmayacak. Dokunulmazlarımız var, dokunulmazlarımız var değerli arkadaşlar.
2 TEMMUZ VE MADIMAK HADİSESİ
Kıymetli kardeşlerim, değerli vatandaşlarım, bakın yarın 2 Temmuz. Ondan 3 gün sonra da 5 Temmuz. 2 Temmuz'da ne oldu hatırlayalım. Sivas'ta yapılan provokasyonlar, cereyan eden hadiseler, bunların dönemin koalisyon ortakları, dönemin o Sivas'ın yerel ve merkezî yöneticileri tarafından seyredilmesi sonucu büyük bir facia yaşandı. Ve 33 insan hayatını kaybetti.
Kamuoyuna çok açıklanmasa da bu hayatını kaybedenlerin 33'ü de Alevi vatandaşımız değildi, Alevi değildi. Bunların yarısına yakını da Sünni anlayışa mensup insanlardı. Bu bile söylenmedi. Neden? Tırnak içinde “Birileri Alevileri yaktılar.” demek için oradaki 14 Sünni'yi söylemedi. Yani bu kadar milleti birbirine düşürmek için tezgâhlandığı, kurgulandığı daha sonraki Türkiye ve dünya kamuoyuna yansıtılmasından da çok net bir şekilde anlaşıldı.
Amaç, bir Alevi-Sünni çatışması tekrar çıkartarak ülkeyi bir kaos ve çatışma ortamına sürüklemek. Amaç buydu. Bugün ortaya çıkarılması gereken, aydınlatılması gereken, tüm yönleriyle aydınlatılması gereken en önemli hadiselerden birisi Madımak hadisesidir.
MADIMAK HADİSESİNİN AYDINLATILMASI TALEBİ
Biz 2009'da Sivas Belediyesi'ni aldıktan sonra belediye başkanımızın öncülüğünde bir platform oluşturularak dönemin cumhurbaşkanına gidildi. Ve Devlet Denetleme Kurulu tarafından bu hadisenin araştırılması ve aydınlatılması istendi. Ama maalesef aydınlatılmadı. Öyle kaldı.
Kamuoyundaki anlayış hâlâ nedir? Bir Alevi-Sünni kavgası. Ya da Sünniler tarafından işte Aleviler otelde yakıldı anlayışı yerleştirildi. Amaç buydu zaten. Bundan memnun oldular ve bu böyle kalsın istediler. Ama bize göre olay öyle değildi.
Orada hayatını kaybeden 33 kişi de bizim canımızdı. Bu memleketin canıydı, bu milletin evladıydı. Siyasi görüşünü beğenirsiniz beğenmezsiniz, mezhebî anlayışınız farklı olabilir. Hatta inancınız farklı olabilir. Hatta etnik kökeniniz farklı olabilir. Fark etmez. Onların hepsi Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşıydı. Hepsi bizim vatandaşımızdı. Ve hadise hepimizi üzdü. Alevisiyle, Sünnisiyle hepimizi üzdü. Ve hâlâ o acıyı yüreğimizde taşıyoruz.
Hiçbir masum insanın öldürülmesini hangi saikle olursa olsun kabul etmiyoruz. Etmeyiz. Bir insanın etnik kimliği ya da mezhebî anlayışından ya da dininden, inancından dolayı öldürülmesine zinhar karşıyız, net, açık ve net söylüyorum. Açık. Onun için de Madımak'ta yaşananları, o günlerde Sivas'ta yaşananları da reddediyoruz.
MUHSİN BAŞKAN VE SİVAS İL BAŞKANLIĞI
O hadiselerde ortaya en önemli öngörüyü koyanlardan birisi şehit liderimiz Muhsin Başkanımız olmuştu. Hadiselerin hangi boyuta kadar gidebileceğini 80 öncesi de tecrübesiyle sezdiği için teşkilata emrini vermişti. “Sakın ha bu olayların içinde olmayın. Sakın ha bir toplumsal hadise olur, buna karışmayın. Ya evinizde oturun ya teşkilatınızda oturun.”
Arkadaşlarımızın bir kısmı o gün Sivas İl Başkanlığı'ndaydı. Tesadüf ki Sivas İl Başkanlığı ile Madımak Otel sırt sırta. Ve Madımak Otel'den canını kurtarmak isteyenler Büyük Birlik Partisi'nin penceresini çaldı. Tıklattı. Ara kattan. Bunun üzerine rahmetli Muhsin Başkanımız arandı. Ne yapılması gerektiği soruldu.
“Derhâl pencereleri açın. Ve kaç kişi, kim geçmek istiyorsa hepsini alın içeriye.” derler. Ve bu şekilde 40'a yakın insan, 35-36 kişi o pencereden Büyük Birlik Partisi'ne geçerek canlarını kurtardılar.
Ve teşkilata talimatı şuydu: “Sakın içeriden kimsenin dışarıya çıkmasına müsaade etmeyin. Çünkü oraya sığındıkları belli olur ve bu sefer oraya hücum ederler. Oraya gelirler. Misafir edin, su verin, çay verin, ailelerle telefonda görüştürün yakınlarıyla ve olaylar sona erdikten sonra emniyete de bilgi vererek emniyet eşliğinde il binamızdan uğurlayın.” dedi. Tam da böyle gerçekleşti.
MADIMAK VE BAŞBAĞLAR HADİSELERİ
Bakın, bu çatışmayı hazırlayanlar ya da isteyenler ya da bundan nemalananlar maalesef bunu bile kamuoyunda dillendiremediler. O 35-36 kişiden birkaç kişi de çıkıp bu hakkı teslim etmedi. Birisi de Arif Sağ’dı. Sorulduğunda ağzının ucuyla bir şeyler söyledi. Neden? Tepkiden korkuyor. Ne korkuyorsun kardeşim? Doğruyu söyleyeceksin.
Ve biz birbirimize sarılırsak Türkiye’ye düşmanlık etmeye çalışanların oyunlarını boşa çıkarırız. Ama biz bize uzanan yardım elini dahi anlatmazsak, söylemezsek o zaman nasıl toplumsal barışı ya da iç barışı sağlayacağız? Ya da nasıl Sünni-Alevi kardeşliğini tesis edeceğiz?
Alevi-Bektaşi öğretisinin mimarı, kurucusu Hacı Bektaşi Veli’yi ise o zaman Hacı Bektaşi Veli’nin sözüne göre hareket edeceğiz. Bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız. Hep beraber büyük Türkiye ve Türk milleti olacağız.
Ondan üç gün sonra bu sefer Başbağlar’da tam 33 masum insan PKK, TİKO, DHKPC iş birliğiyle katledildi. Suçsuz çocuk, kadın, yaşlı camiye, toplantılara kurşuna dizildiler. Evleri ateşe verilerek yakıldılar. Bu bile Madımak’ın bir tezgâh, bir provokasyon olduğunu anlamamız için yetmiyor mu?
Her ikisi de önceden tezgâhlanmış. Önce o yapılacak, sonra Başbağlar katliamı yapılacak ve Türkiye’de bir Sünni-Alevi çatışması çıkartılacak. Bütün mesele bu.
Orada PKK, TİGGO, DHKPC militanları tarafından ama büyük bir provokatör hazırlığıyla gerçekleşen Başbağlar katliamında da hayatını kaybeden kardeşlerimizi rahmetle ve şükranla yâd ediyorum. Mekânları cennet olsun, makamları âli olsun inşallah diyorum.
Ve bakın, o hadise de aydınlatılmadı. Önce yakalandı failler, sonra bırakıldı o dönem. Biz bu dönemde bu iki olayın da tekrar dosyalarının açılıp tüm çıplaklığıyla aydınlatılmasını ve bu büyük provokasyonun ortaya çıkarılmasını istiyoruz.
ALEVİ-SÜNNİ KARDEŞLİĞİ VE TOPLUMSAL BARIŞ
Bu ülkede Sünni’nin Alevi’yle bir problemi yok. Alevi’nin de Sünni’yle bir problemi yok. Ben daha üç gün önce Sivas’ta Cem Vakfı’nı ziyaret ettim. Kendi teşkilatımda nasıl karşılanıyorsam aynı sevgiyle, aynı muhabbetle karşılandım.
Dolayısıyla bizim böyle bir problemimiz yok. Türk milletinin böyle bir problemi yok. Ama Türk milleti arasında nifak sokarak çatışma çıkarmak isteyenlerin böyle bir problemi var. İşte bu oyun bozulmalıdır değerli arkadaşlar.
Büyük Birlik Partisi olarak biz bu oyunu bozduk ve bozmaya devam edeceğiz. Burada da durmuş o zaman da teşekkür ediyorum, gayretleri ve çalışmaları için. Ve bu vesileyle bütün Alevi canlarımızı, kardeşlerimizi de bir kez daha sevgiyle, saygıyla ve muhabbetle selamlıyorum. Geçmiş Muharrem oruçlarını da tebrik ediyorum. Hak katında kabul olsun inşallah diyorum.
TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÜRECİ
Değerli basın mensupları, kıymetli kardeşlerim; bir iki cümle de terörsüz Türkiye süreciyle ilgili söylemek istiyorum. Biz netiz, bir kere bunun altını bir kere daha çiziyorum. Büyük Birlik Partisi’nin fikri: “Terörle, teröristle müzakere olmaz. Mücadele edilerek yok edilir.” Bizim ülkeden bizim ülkeden görüşümüz yok. Ama Türkiye’de de süren bir süreç var. Buna da kayıtsız değiliz. Elbette ki bunu da takip ediyoruz.
Şimdi başında ne söylenmişse sonunun öyle bitmesi gerektiğini de ifade ediyoruz. Neydi? PKK şartsız, pazarlıksız, müzakeresiz, hiçbir talepte bulunmadan tüm unsurlarıyla silah bırakacak. Silahı tamamen bırakacak. Yani Kandil’deki de bırakacak, Suriye’deki de bırakacak, İran’daki de bırakacak, hepsi bırakacak.
İki, yine PKK tüm uzantılarıyla, tüm unsurlarıyla kendini feshedecek. Yani Kandil de feshedecek, Suriye YPG’si de feshedecek, İran pijakı da feshedecek, Türkiye PKK’sı da feshedecek, Avrupa örgütleri de feshedecek. Amerika’daki de bürosunu kapatacak. Moskova’daki de bürosunu kapatacak. Konuşma böyleydi.
Göstermelik bir silah bırakma tiyatrosu izledik diyelim. Yirmi beş, otuz silah. Ama hiç fesih görmedik. Şimdi Mecliste bu süreçte bir komisyon kuruldu. Komisyon çalışmalarını tamamladı, raporunu paylaştı, bir kısmını kamuoyuyla paylaştı.
Şimdi geldiğimiz noktada daha önce de hükûmet sözcümüzden özellikle ve yetkililerden ne duyduk? Bizim de içimizi rahatlatan: “Silah bırakmadan, kendini feshetmeden hiçbir yasal adım atılmayacak.” Bugüne kadar kararlılıkla bu yapıldı.
Bizim beklentimiz ve Türk milletinin beklentisi, PKK silah bırakmadan tüm unsurlarla ve kendini feshetmeden asla, hükûmet yetkililerimiz tarafından da yapılan açıklamada olduğu gibi, asla yasal bir düzenleme yapılmamalı. Hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gelmemelidir. Gelmemelidir. Herhangi bir düzenleme adı af olur, anayasa değişikliği olur, yasa değişikliği olur, asla gelmemelidir.
KİMLİK, DİL VE AF KONUSUNDAKİ TUTUM
İki, bunlar olsa bile kimliğimizden asla taviz vermeyiz. Nedir? Açık söylüyorum: Türklüğümüzden asla taviz vermeyiz. Türk milleti sözünden asla taviz vermeyiz. Ve bu milletin etnik kökeni ne olursa olsun ortak adının Türk olduğu gerçeğinden asla taviz verilmemelidir.
İki, dil meselesi. Bir milleti milliyet yapan unsurların en başında dil gelmektedir. Eğer dilinize sahip çıkmazsanız, dilinizi aşındırırsanız, dilinizin yanına yeni ortaklar gelmesine müsaade ederseniz siz parçalanmaya giden yolun taşlarını döşüyorsunuz demektir. Onun için Türkçemizden de asla taviz vermeyiz. Asla.
Bir üçüncüsü nedir? Elinde şehit kanı olan, öğretmen kanı olan, işçi kanı olan, bebek kanı olan hiçbir teröristin affedilmesine de rıza göstermeyiz.
HEYBELİADA RUHBAN OKULU VE HUKUKİ DURUM
Kıymetli kardeşlerim, değerli basın mensupları; bakın Türkiye’de bir Rum azınlık var, Batı Trakya’da da bir Müslüman Türk azınlığı var. Şimdi Heybeli Ruhban Okulu’nun tekrar açılma talepleri var. Mevcut yasalara göre açılabilir mi? Rumların istediği şekilde açılamaz. Çünkü yasalara aykırı. Anayasaya aykırı.
Ne zaman açılmış Ruhban Okulu? Heybeli Ada’da. Sultan Abdülmecit döneminde 1844’te açılmış. Cumhuriyet’in kurulmasından sonra da hukuki boşluklardan faydalanarak 1971 yılına kadar açık kalmış. Anayasa Mahkemesi’nin 1971 yılında verdiği bir kararla kapatılmış. Daha doğrusu kendini kapatmış. Yani okul kendiliğinden kapanmış. Aslında devlet kapatmamış.
Ne kararı vermiş Anayasa Mahkemesi? Ne kararı vermiş? Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar şu: Din eğitimi öğretiminde anayasa 24. maddede düzenlenerek devletin izniyle ve onun gözetim ve denetimi altında yapılır hükmü var eğitimin. Bu hükümler Müslüman, Hristiyan, fark etmez bütün vatandaşlar için geçerlidir.
Dolayısıyla da anayasaya aykırılığından dolayı hukuki gerekçelerle kapanmıştır Ruhban Okulu. Ve bu yasal ve anayasal düzenlemeler hâlen mevcuttur. Dolayısıyla da bu yasa ve anayasa hâlâ yürürlükteyken Heybeli Ada Ruhban Okulu’nun onların istediği hâliyle açılması mümkün değildir.
Yoksa bir okul olarak açabilir. Türkiye’de, Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşı olan herkes okul açabilir. Şartlarını yerine getirdiği zaman. İlla Müslüman olması, Hristiyan olması, Türk olması, Rum olması şartı yoktur. Ama mevcut yasalara göre açabilir. Özel bir statüyle açamaz.
LOZAN, MÜTEKABİLİYET VE BATI TRAKYA
Tabii, bir de ne var? Bir de tabii Lozan var. Bir de azınlık hakları var. Mütekabiliyet esasları var. Şimdi Batı Trakya’da Yunanistan hükûmeti bizim soydaşlarımızın, oradaki Müslüman Türklerin seçtiği müftüleri tanımıyor. Eğer mütekabiliyetse o zaman biz de buradaki patriği tanımayalım. Papazı tanımayalım.
Ya sen orada Türklerin seçtiği müftüyü tanırsın ya da ben de bunu tanımıyorum demeli Türkiye. Had bildirmeli. Demeli: Buradaki patrik ya da papaz bırakın tanınmayı, kendisini bütün Ortodoks âleminin ekümeni ilan etme noktasına gidiyor. Türkiye asla bu sıfatı kabul etmemelidir ve Yunanistan’a açık bir nota vererek şayet Batı Trakya Türk azınlığının, Müslüman Türk azınlığının seçtiği müftüleri tanımazsa buradaki patriği, papazı tanımayacağını ve onun yerine bir papaz ya da patrik atayacağını belirtmelidir.
Çünkü Yunanistan böyle yapmaktadır. Yunanistan seçilmiş müftüleri tanımamakta ve onların yerine müftü atamaktadır. Ama tabii ki soydaşlarımız bugüne kadar Yunan hükûmetinin atadığı hiçbir müftüyü kabul etmemişlerdir. Camilere de sokmamışlardır.
İşte en son İskeçe’de de bu hadise yaşanmıştır. Müftü zorla camiye girmeye çalışmıştır. Vatandaş, oradaki Türk azınlık buna tepki göstermiştir. Ve bu tepkiden dolayı da onlarca Batı Trakya Müslüman Türk’ü bugün Yunan mahkemelerinde yargılanmaktadır. Yargılanıp ceza alanlar vardır. Bunlar da sahipsiz değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bunlara sonuna kadar sahip çıkacak yücede, kudrete de sahiptir.
MEMUR, EMEKLİ VE ASGARİ ÜCRET AÇIKLAMASI
Kıymetli kardeşlerim, değerli vatandaşlarım; son olarak şunu ifade etmek isterim. 1 Temmuz’dayız. Temmuz aynı zamanda memurun ve emeklinin maaş artışının olduğu aydır. Memurlarımız toplu sözleşmeye ek olarak oluşan enflasyon farkını da alacaklardır. Emeklilerimiz ise enflasyon farkını alacaklardır. Bu, buraya kadar normaldir.
Ama normal olmayan iki şey var. Birincisi, emeklerimize 2023 Temmuz ayında yapılan haksızlık hâlâ devam etmektedir. 2023 ocağında en düşük çalışan memur ya da kamu işçisi maaşı 11 bin seviyesindeyken emekli 7 bin 500 alıyordu. En düşük emekli. Yani çalışanın üçte ikisini alıyordu.
Temmuz 2023’te bir anda 22 bine 7 bin 500 oldu. Üçte bire düştü. Bugün de üçte bir. Altmışa yirmi. Dolayısıyla da bu oranın tekrar emeklinin hakkı olan üçte iki seviyesine çıkarılması gerekmektedir. Belki bunu bir anda yapacak bütçe imkânları olmayabilir. Bunu da anlayışla karşılıyoruz. Ama en azından Temmuz’da bunun yarısı verilmeli, diğer yarısı da Ocak ayında emeklimizin maaşına yansıtılmalıdır.
Emeklimiz gerçekten özellikle de tek maaş alıyorsa, evi de kira ise büyük ekonomik sıkıntı yaşamaktadır. Aynı şey asgari ücretlimiz için geçerlidir. Diğer çalışan kesimlere ve emeklilere verilen Temmuz enflasyon farkı mutlaka ama mutlaka asgari ücrete de yansıtılmalıdır.
Asgari ücret, adı üstünde en alt ücrettir. Yani en alt ücrette iyileştirme yapmayacağız da nerede yapacağız? En yüksek ücrette iyileştirme yaparken en alt ücrette iyileştirme yapmamak gerçekten kabul edilemez. Adil değildir. En hafif tabirle adil değildir. Onun için adalet sadece mahkemede değildir. Adalet işte işçiye, memura, asgari ücrete verirken de hayata geçirilmelidir.
Evet, kıymetli kardeşlerim; bu duygu ve düşüncelerle sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla ve muhabbetle selamlıyorum. Katılımınız için şükranlarımı sunuyorum. Sağ olun, var olun, Allah’a emanet olun."
Basın toplantısının sonunda, partimize katılımlar duyuruldu. Partilerinden istifa ederek Büyük Birlik Partisi saflarına katılan Anahtar Parti Genel Merkez Kadın Kolları Eğitim Politikaları Başkanı Hülya Üstüner ile Anahtar Parti Genel Merkez Hukuk Politikaları Başkan Yardımcısı Av. Abdulkadir Kötüce'ye rozetleri Genel Başkanımız Sayın Mustafa Destici tarafından takdim edildi.
Sayın Destici, Sivas Demir Çelik Fabrikası'ndan işten çıkarılanları dinledi