Afyonkarahisar Olağan İl Kogremizi, Genel Başkan Yardımcılarımız Sayın Türker Yörükçüoğlu ile Sayın Fehmi Güney’in katılımıyla gerçekleştirdik.
Genel Başkan Yardımcılarımız Sayın Türker Yörükçüoğlu ile Sayın Fehmi Güney, İl Başkanımız Sayın Süleyman Çağlar’ın güven tazelediği Olağan İl Kongremizin ülkemize, teşkilatımıza ve Afyonkarahisar’a hayırlı olması temennisinde bulundular.
Kongremizde konuşan Genel Başkan Yardımcımız Sayın Türker Yörükçüoğlu, şunları söyledi:
Sayın Genel Başkan Yardımcım, MKYK üyelerimiz, İl başkanlarımız, İl ve İlçe Teşkilat üyelerimiz, değerli misafirler, kıymetli dava arkadaşlarım, hanımefendiler beyefendiler cümlenizi sevgiyle ve saygıyla selamlıyor, kongremize hoş geldiniz şeref verdiniz diyorum. Bugün burada sizlerle birlikte olmaktan dolayı son derece mutluyum. Konuşmamda kısaca parti çalışmalarımıza değinecek, Türkiye gündemine ve ülkemizin belli başlı sorunlarına bakış açımıza ve çözümlerimize değineceğim.
Şahit olduğumuz 18 yaş altı cinayetler içimizi acıtmaktadır.
Özellikle çocuk yaştaki bireylerin karıştığı organize suçlar ve cinayetler endişe verici boyutlara ulaşmıştır.
Türkiye, çocuklara ve kadınlara yönelik suçlarla baş edemezken; yasanın boşluklarından faydalanan 18 yaş altı kişilerin cinayet ve organize suçlara karıştığı bir tabloyla karşı karşıya kalmıştır.
Ağır suçlara karışan çocukların yaşı küçük denilerek ceza indirimden yararlanması uygulaması, gelinen noktada suçu özendirir hale gelmiştir.
Cinayetle sonuçlanan ve katalog suçlar kapsamına gelen eylemlerde 15 yaş üzeri kişilerin çocuk statüsünden çıkarılması elzemdir.
Katiller can yakmakta, bir müddet hapis yattıktan sonra dışarı çıkmakta ve ne yazık ki yaptıkları yanlarına kalmaktadır.
Biz parti olarak katillere ve teröristlere idam cezası getirilsin diyoruz.
Milletimize buradan sesleniyorum. Sizin oylarınızla belki iktidara gelemeyeceğiz, ama bizi güçlendirirseniz sizin vicdanınızda olanları mecliste en güçlü bir şekilde biz savunacağız.
Büyük Birlik Partisinin güçlenmesi, adalet mücadelesinin, hak sözün güçlenmesi; sömürü ve Türkiye düşmanlarının kaybetmesi demektir.
İRAN’DAKİ KARIŞIKLIKLAR
Siyonistlerin çalışmaları ve Farsçı Molla rejiminin hatalarından dolayı komşumuz İran’da hepimizi üzen karışıklıklar gerçekleşiyor.
Söylenecek çok şey var, fakat bir şeye dikkat çekmek istiyorum.
İran’da Şah yanlıları, Farslar, PKK yanlısı Kürtler emperyalist ABD ve İsrail ile iş birliği yapmak için can atarken; sayıları 30 milyon civarında olan İran Türklüğü ne sokaklara dökülmüş, ne de emperyalistlerin değirmenine su taşımıştır.
İran’ı bin yıl yönetmiş İran Türkleri bugün İran’da hâkimiyeti en fazla hak eden topluluktur.
Bin yıl boyunca özgürce yaşamalarına izin verdikleri Farslar, bugün İran Türklerine karşı son derece dışlayıcı politikalar yürütmektedirler.
Bu gerçeklere rağmen, İran Türkleri asla bozgunculuğa tevessül etmemişler, bin yıllık komşularına, kardeşlerine –yanlış içinde de olsalar- ihanet etmemişlerdir.
Bağımsızlık, millî hâkimiyet ve saire hiçbir hedef için, müstevlilerle işbirliği yapma şerefsizliğini göstermemişlerdir.
30-40 milyonluk nüfuslarıyla İran’ın daha müreffeh, kalkınmış ve özgür bir ülke olması, 92 milyonluk İran için var güçleriyle çalışmaktadırlar.
Kardeşlerimizle ne kadar gurur duysak azdır.
SURİYE SEVİNDİRİCİ GELİŞMELER OLMAKTADIR
PKK’nın tahakküm altına aldığı bölgeler, terör örgütünün boyunduruğundan bir bir kurtarılmaya başlanmıştır. Darısı diğer şehirlere inşallah.
Biz Kürtlere karşı değiliz. Biz İsrail’in maşası PKK’ya karşıyız.
Birleşik ve müreffeh bir Suriye’yi savunuyoruz. Suriye’deki sayıları Kürtlerden çok daha fazla olan Türkmenler için de ayrı bir otonom bölge veya hükümranlık alanı talep etmedik. Siyonistlerin bölgemizdeki ülkeleri küçük parçalara ayırma siyasetine karşı durduk.
NÜFUS SORUNU
Türkiye’nin ekonomi, kalkınma, refah, terör, eğitim gibi alanlarda pek çok sorunu var. Fakat nüfus sorunu tüm bu sorunların önüne geçmiş durumda.
İş bugün kötü olur, yarın iyi olur. Eğitim, ekonomi, terör gün gelir çözülür.
Ama neslimizi devam etme yeteneğimizi kaybedersek, yok oluruz.
Bugün gençlerimiz ya hiç evlenmiyor ya da evliliği daha ileri yaşlara erteliyor. Böylece aileler kurulmuyor, sıcak yuvalarda mutlu çocuklar doğmuyor.
Doğurganlık yaşındaki kadın boşuna çocuk sayıları bazı illerimizde 1’in altına inmiş durumda. Boşanma oranları patlamış aile yavaş yavaş bir doğal yaşam alanı olmaktan çıkmaktadır.
Toplumumuz çocuk yapmak suretiyle varlığını devam ettirme yeteneğini kaybetme tehlikesi içindedir. Karşı karşıya olduğumuz durum nüfus çöküntüsüdür. Nüfus çöküntüsü, bir milletin biyolojik olarak kendini devam ettiremez hale gelmesi durumunu ifade eder.
Bugün ne yazık ki, nüfusumuz hızla ve geri döndürülemez biçimde azalma sarmalına girmiştir.
Afyonkarahisar’daki yaşlı nüfus oranı Türkiye ortalamasının üstündedir.
Bunun sonucunda süreç içinde öncelikle okullar, emek yoğun sektörler, hastaneler kapanacak; köyler ve kasabalar tamamen boşalacak, emeklilik sistemi çökecektir. Böyle giderse dilimizi, kültürümüzü, geleneklerimizi ve varlığımızı aktaracağımız genç kalmayacaktır.
TÜİK istatistiklerine göre ülkemizde kadın başına çocuk sayısı her geçen yıl gerilemektedir. 2024 yılı rakamı 1,48 gibi bir alarm düzeyidir. Bir önceki yıla göre tam 40 vilayetimizin nüfusu azalmıştır.
Bu gidişata dur denilemezse, millet olarak bu coğrafyada varlığımızı sürdüremeyiz.
İçine düştüğümüz demografik felaket ortadadır.
Devlete de, Millete de büyük görevler düşmektedir.
Konu hayatidir ve önlemler de radikal olmak zorundadır.
NÜFUS KONULU BİR OLAĞAN ÜSTÜ HÂL İLAN EDİLMESİ GEREKİR
Evliliğe, anne ve çocuklara yönelik önerilerimizi çok çeşitli mecralarda bu güne kadar paylaştık. Bu konuda hızlı ve radikal adımlar atılmalıdır.
3 bin yıllık Türk toplumu ne yazık ki, tanınamaz haldedir.
Toplumda; sevgi, merhamet, vicdan, haysiyet, edep, hayâ, aidiyet, sadakat, sorumluluk, dayanışma, adalet, iyiyi tavsiye etme, doğruyu yanlıştan, faydalıyı zararlıdan ayırma ve hak söze itibar gibi; tarih boyunca felsefenin, ahlakın ve medeniyet düşüncesinin merkezinde yer alan kavramlar aşındı.
Bırakın evlenmeyi veya evliliği devam ettirmeyi; kardeşler, akrabalar, komşular, dostlar, arkadaşlar arasındaki muhabbet dahi neredeyse yok oldu.
Sıvı, toz veya hap şeklinde her türlü madde bağımlılıkları insanımızı perişan ediyor. Kumar ve bahis günlük hayatın parçası haline geldi. Cinayet ve şiddet haberlerine şahit olmadığımız gün kalmadı. Dünyanın en sağlıklı toplumu olarak parmakla gösterilen Türk toplumuna ne oldu böyle? Yardımlaşması ile meşhur bir toplum, nasıl böyle birbirinden kaçar, hatta zarar verir oldu?
Gerçekten, biz bu konuma nasıl geldik?
Batı karşısında endüstride ve bilimde geri kalmıştık. Bunun pek çok sebebi var ama en önemli sebebi ahi ocaklarının yok olarak, ticaret ve sermayenin Türk-Müslümanların elinden alınması, böylece Devletin ve Milletin fakirleşmesidir. Topyekûn fakirleşmeye, cepheden cepheye Türk nüfusun kırılarak azalması eklenince Türk imparatorluğu Osmanlı’nın yıkılması mukadder olmuştur.
Devletin o dönemdeki durumu bahane eden bazı mihraklar, durumu iyileştirmek yerine, eldekini yıkmaya karar verdiler.
Yıkmada gösterdikleri marifeti elbette yapmada göstermediler. İdarecilerin kifayetsizliklerinden kaynaklanan geri kalmışlığın sorumluluğunu Türk kültür ve medeniyetine yüklediler. Sözde muasırlaşma, “inşa edici yıkım” gibi kavramlarla Türk kültür ve toplumsal yapısına yönelik topyekûn bir imha süreci başlattılar.
Türk’ün inancını, Türk’ün geleneklerini, değerlerini ve yüzlerce yıllık birikimlerini, gelişmenin ve yükselmenin önündeki engeller olarak gösterdiler.
Çağdaşlaşma, modernleşme ve yükselmenin ancak Türk’ü Türk yapan değerleri yok ederek gerçekleşebileceğini söyleyip durdular.
Yetmedi, zorla dayattılar.
Onlarca yıl uğraştılar. Vadettikleri şey inkişaf ve muasırlaşmaydı.
Ancak adeta kutsallaştırdıkları yol, Türk milletini adım adım çöküşün eşiğine sürükledi.
Bugün bir demografik felaketin eşiğindeysek, bunun sebebi adı geçen yıkıcı inşa süreçleridir.
Bu mihraklar, gençlerimizin sorumsuz, orta yaşlılarımızın bencil, yaşlılarımızın duyarsız olmasını istediler.
Sonuç olarak bugün yeni nesiller evlenmiyor, çocuk yapmıyor, aile kurmuyorlar. Akrabalık, soy, sop, memleket, millet değerlerini önemsemiyorlar.
“İnşa edici yıkım” felsefesiyle başladıkları yolda, yenileşme için eskiyi yok etmeliyiz ısrarları; birey, toplum ve ülke olarak topyekûn bir çürümeye sebep oldu.
Bugün insan biyolojik olarak yaşıyor ama insanlık her geçen gün yok oluyor. Din elden gitti, iman can çekişiyor. Birileri bu ülkede milli şuur gitsin diye çabaladı. Bunda da maalesef başarılı oldular.
Değerler araçsallaştırıldı.
Vicdan enayilik, hamiyet takıntı, merhamet zayıflık haline getirildi.
Ahlak hükümsüz, namus yük, adalet engel, hukuk pranga gibi gösterildi.
Onur gitti; menfaat, günlük çıkar ve haz her şeyin önüne geçti.
Dünyevi zevk ve kazanımlara odaklı biyolojik insanın; riyayı taktik, eğilmeyi iş bilme, ilkesizliği kıvrak zekâ, yerliliği köhnelik olarak algılaması hedeflendi.
Mekânlar, sokaklar, meydanlar kalabalıklaştı ama insan yalnızlaştı.
Sadece çıkarına ve zevkine odaklı birey, başkasının acısına duyarsız hâle getirildi. Ruhlar çoraklaştı, vicdanlar kurutuldu. Değerlerle örülü, dayanışmacı Türk toplumu, yerini kimliksiz ve istikametsiz bir kalabalığa bıraksın istendi.
Böyle bir ortamda akıl ile erdem arasındaki bağ kopmuş oldu. Hoş söz söylemek tavlama metodu; bilgi sahibi görünmek çıkar kaldıracı, hikmetli tavır ise sonuç alıcı kurnazlık oldu.
Her türlü aidiyet aşındırıldı.
Ortalama birey, değerler açısından tanınamaz hâle getirildi.
Toplumda “ihanet” kelimesinin karşılığı kalmadı.
Bütün bunların sonucunda;
• Toplumsal roller karıştı,
• Kılavuz çizgiler yok oldu,
• Hayatın anlamı unutuldu.
İnsanlar niçin yaşadığını, neyi niçin yaptığını, neyi yapması veya yapmaması gerektiğini bilemez hâle getirildi.
Aile bağları zayıflatıldı.
Ve bugün geleneksel aile çöktü.
Mekânlar bile buna ayak uydurdu. Dede-nine, anne-baba ve torunların bir arada yaşadığı yuva; yerini 1+1, 2+1’lik ruhsuz yatakhanelere bıraktı.
Bireylerden oluşan bir kum yığınına indirgenen toplum, yağmalanabilir hâle getirildi.
- Millet bilinci çözüldü.
- Vatandaşlık aidiyet olmaktan çıktı.
- Vatandaşlar kendini, yaşadığı yerin sahibi gibi değil, kiracısı gibi görür oldu ve vatanına ancak bir kiracı kadar sahip çıkması beklendi.
- “Vatanım için canımı seve seve veririm” duygusu, “bana ne” ile yer değiştirdi.
- “Benim ülkem” kavramı, “acaba hangi ülkeye yerleşsem” düşüncesine evrildi.
- Millî fayda anlayışının yerine, “bana ne faydası var” sorusunu merkeze alan bireysel çıkar düşüncesi, sistemli biçimde bilinçaltına yerleştirildi.
- Bu vatandaş tipi için oy, ilkelere dayalı bilinçli bir tutum olmaktan çıkarılarak; vaatler üzerinden yürütülen bir takas mekanizmasına dönüştürüldü.
- Özetle; değerlerin aşındırılması yoluyla toplum, toplumun çözülmesi yoluyla da biyolojik ve siyasal varlık olarak Türklük ve Türkiye hedef alındı.
Bu çok yönlü saldırılar bitti mi? Elbette hayır!
Farklı biçimler altında günümüzde de devam etmektedir.
Büyük Birlik Partisi, yıkımı değil; yok etmeden gelişmeyi esas alan bir siyasi partidir. Yükselmenin, kökleri imha ederek değil; tarihsel, kültürel ve ahlaki kökler üzerinde güçlenerek gerçekleşeceğini kabul eder.
Bizler, Türk’ün binlerce yıllık erdem, feraset, hamiyet ve şahsiyet birikimini yaşayan bir değer olarak görürüz;
“Ülkemin ve milletimin iyiliği benim iyiliğimdir; kötülüğü de benim felaketimdir” deriz.
- Sokaklarımız kirliyse belediye süpürsün,
- Para yoksa esnaf bulsun,
- Fabrika kapanıyorsa işçi düşünsün,
- Afet olursa devlet koşsun,
- Düşman saldırırsa ordu savunsun”
diyenlerden değiliz.
Yanlışa yanlış der, doğrusunu göstermeyi erdem sayarız.
Sadakatimiz koşullu değildir; fisebilillah’tır. Harekete geçer ve gerekirse bedel öderiz.
Düşmana karşı kültürümüzü, toplumumuzu, ekonomimizi ve devletimizi korur; fayda hesabı yapmayız.
İşte ancak böyle bir ruh Türkiye’yi düşürüldüğü bataklıktan kurtarabilir. İşte o ruh maneviyatına bağlı nerede bir Türk varsa onun sînesinde ve bu salonda bulunan dava arkadaşlarımda bulunmaktadır.
Bayrak düştüğü yerden kalkar. Bayrağı düşürenlerin, geleceğimize dair verecekleri vaatlerinin ve sözlerin hükmü yoktur.
Sorunların sebebi olan zihniyete sahip yapılar, çözümün adresi olamazlar. Adres Büyük Birlik Partisi’dir. Yılmayacağız, çalışmaya devam edeceğiz.
EĞİTİM
Ülke sorunlarımızdan bahsederken nüfusu birinci sıraya koyarsak, ikinci sırada eğitim sistemi yer almaktadır.
Bizler Eğitime; ideolojik propaganda silahı ya da en hafifinden para kazanma aracı olarak değil, yeni nesillere kimlik bilinci, kişilik ve sorumluluk kazandırılan donanım yuvaları olarak bakarız.
Eğitim sistemimizin sorunları var.
- 17-18 yıllık eğitim sistemi gençlerimizi gerçek hayata hazırlamıyor aksine, atalete sürüklüyor.
6 yaşından 18 yaşına kadar devam eden yanlış eğitim, çocuklarımızı gerçek hayattan koparıyor. Onları gerçek hayatın gereklerine hazırlamıyor. Aksine, onları atalete sürüklüyor; yaratıcılık, azim ve kararlılıklarını yok ediyor.
Üniversitelerimiz, piyasa ihtiyaçlarına karşılık vermeyen diplomaları, mezuniyet sonrası bir işe yaramıyor. Niteliksiz mezunlar iş bulmakta zorlanıyor.
İstihdamı düşük bölümlerde inanılmaz sayıda genç vakit kaybediyor. Mezun olduklarında ne yapacaklarını şaşırıyorlar.
Ne yapılmalı?
Çocuklarımız robot gibi evden okula, okuldan dersaneye, özel derse derken 25 yaşlarına geliyorlar. Ev işlerine, baba mesleğine yardımcı olmak yok. Tarla bahçe çapa hiçbir sorumluluk yok. Bir tornavida tutmamış, eliyle bir ürün üretmemiş, tamirat, tadilat yapmamış.
Şimdi bu çocuk 25 yaşına gelmiş hayatında hiç sorumluluk bilmemiş gel diyorsun bir iş yap, yapmıyor.
Mesleği de dâhil yaptığı hiçbir işe odaklanamıyor, kendini veremiyor.
Zor olduğuna düşündükleri işlere girmiyorlar. Her biri masa başı iş beklentisindeler. Hatta milyonlarcası evde oturmaya razı durumda.
Mesleki eğitim/ Anadolu liselerinin en az yarısı
Teknoloji üniversiteleri 1/3
EKONOMİ
Yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı milletimizin belini büküyor.
Hayatın zorlukları milletimizi mutsuz ediyor.
Gıda, giyim ve barınma masraflarındaki durmayan artışlar milletimizde karamsarlığa sebep oluyor.
Sorunlar herkes tarafından dillendiriliyor.
Peki, çare ne?
Çare, ekonomide aktif rol oynayan, etkin, kararlı, kendi milletini kollayan bir milliyetçi ekonomi modelidir.
Bu model, Büyük Birlik Partisi’nin milli üretime dayalı, ithalat karşıtı milliyetçi ekonomi modelidir. Bu modelde tarım, hayvancılık, sanayi ve teknolojide tamamen yerli üreticilerin kontrolünde olacak ve üretilen malların satışı da Türk esnaf ve tüccarının kontrolünde olacaktır.
MİLLİYETÇİ EKONOMİ MODELİ
- Türkiye ekonomisini bir kovaya benzetirsek, bu kovanın altı delik! İthalat bağımlılığı ve yabancılaşmış yerli şirketler eliyle her yıl 100 milyar doların üstünde milli sermaye yurt dışına akıyor.
ÇİN TİCARETİ
- Yerli üretimi, çiftçi, esnaf ve Türk sanayicisini destekleyen ekonomi yaklaşımını tesis etmeliyiz.
- Milliyetçi ekonomi modelimizde sistem, iç pazara değil ihracata odaklanacaktır.
İthalatı azaltacak; cari açık ve dış borcu sıfırlayacağız.
Zincirleri değil, esnafı ve küçük üreticiyi destekleyeceğiz.
Vereceğimiz devlet destekleri ile milli şirketlerimizi; otomotiv, makine, elektronik, kimya alanlarında küresel dünya liderleri haline getireceğiz.
Milli sanayiciyi koruyan, milli eğitim ve teknolojiye yatırım yapan; çiftçi, esnaf ve küçük üreticiyi güçlendiren milliyetçi bir kalkınma modelini yürürlüğe koymalıyız.
Büyük Birlik Partisi’nin milliyetçi ekonomi programı, emekçileri, esnafları, Türk üreticilerini zenginleştirecek bir hayat döngüsüdür.
Büyük Birlik Partisi’nin milliyetçi ekonomi modeli, Küresel sermaye feodallerinin karşısında Türk iş insanlarının son umududur.
Türkiye’de mevcut hayat pahalılığı ve ekonomik sıkıntıların çözüm adresi Büyük Birlik Partisi ve onun inanmış, adanmış milliyetçi ve inançlı kadrolarıdır.
TÜRKİYE’NİN TERÖR SORUNU
Bölücü terör, 1970’li yıllardan itibaren Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en temel güvenlik ve beka sorunlarından biri olmaya devam etmektedir.
1970’lerde Apocular adıyla kanlı eylemlerine başlayan örgüt, 1980’lerde PKK adıyla faaliyetlerine devam etmiş; İsrail ve Batılı emperyalist güçlerin istihbarat, finans ve silah desteği sayesinde zamanla faaliyet sahasını genişletmiştir. Türkiye dışındaki bölge devletleri meseleye yeterli ciddiyeti göstermemiş, birbirlerini istikrarsızlaştırmak amacıyla örgütü kendi çıkarları doğrultusunda bir maşa olarak kullanmaya çalışmışlardır.
Sorun, bölücü örgüt ya da onu yönettiği sanılan bir grup teröristten ibaret değildir; aksine kökleri çok daha derin, tarihî ve dini temellere sahip bir emperyalist–siyonist sürecin ürünüdür. Bölücü terör, coğrafyamızda yüz yılı aşkın bir süredir yürütülen ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı ve yıkıcı stratejinin ülkemizdeki uygulama fazıdır.
Bugün gelinen noktada, bölgenin tamamında idareciler zengin, halk ise fakirdir. Eski Osmanlı coğrafyasında özgürlük maskesi altında Türk idaresine isyan eden satılık idareciler, emperyalist elitleri kıskandıracak bir şatafat ve lüks içinde yaşarken, Erbil’den Hartum’a kadar uzanan coğrafyada Müslümanlar fakru zaruret içinde acı çekmektedir.
Bin yılı aşkın bir süredir İslam’ın, adaletin ve insan onurunun savunucusu olan Türklere karşı emperyalist saldırılar her çağda sürmüş, bugün de aynı şekilde devam etmektedir. Türklük ve sömürü birbirinin varoluşsal karşıtıdır: Nerede sömürü varsa, Türk sömürenin karşısında durmuştur. Nerede mazlum varsa, Türk yardımına koşmuştur.
Emperyalist güçler üzerinde muazzam etkiye sahip olan siyonist çevreler, bölgede güçlü bir Türkiye istememektedir. Başta Türkiye olmak üzere İslam dünyasındaki ülkeleri “istikrarlı kaos” hâlinde tutmayı değişmez hedef olarak benimsemişlerdir. Rabat’tan Hartum’a, Anadolu’dan İndus Vadisi’ne kadar görülen iç karışıklık ve çatışmaların temel sebebi budur. Kendi ülkesinde Bretonlara, Basklılara, Alsazlılara ve Korsikalılara nefes aldırmayan Fransa’nın bölgemizde azınlıkları silahlandırması; bölgede her türlü yıkıcı terörün ardında İngiltere, Amerika ve İsrail’in bulunması karşısında Müslümanlar olarak gözlerimizi açmalı, aklımızı başımıza almalıyız.
TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÜRECİ
PKK’nın, şart ileri sürmeksizin silah bırakacağı söylenen sürece ilk günden itibaren karşı çıktık. Siyonistlerin elinde oyuncak olan PKK elebaşılarının asla samimi olamayacağını, terör örgütüne asla güvenilemeyeceğini ifade etmiştik.
Sürecin başlamasından itibaren bir yılı aşkın süre geçmiştir.
Terör örgütü, “PKK adıyla yürütülen çalışmaların sonlandırıldığı” yönündeki açıklamasına rağmen bugün DEM, KCK, HPG, YPG, PYD, YPJ, SDG, PJAK ve KNK gibi farklı isimler altında Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Avrupa’da faaliyetlerini sürdürmektedir. Terör örgütünün klon yapıları, fesih açıklamasının bütünüyle aldatmacadan ibaret olduğunu ortaya koymaktadır.
Şimdi ise Meclis’te kurulan ve bizim kurulmasına karşı çıktığımız Terörsüz Türkiye Komisyonu’nda DEM Parti bir rapor yayımlamıştır.
Söz konusu raporda, gerçekte var olmayan bir “Kürt sorunu” üzerine kurgulanmakta; Türkiye Cumhuriyeti; asimilasyoncu, Kürtleri dışlayan, merkeziyetçi ve ceberrut bir yapı olarak yaftalanmaktadır.
Türk Milleti’nin amasız, fakatsız silah bırakma olarak bildiği bu süreçte TBMM’ye sunulan PKK Raporu’nda bölücü örgüt talepleri sıralamaktadır.
Bu talepler, teröre karşı müsamahanın yol açtığı cürettir. Teröristlere karşı iyi niyetle atılan adımlardan elde edilecek faydalı bir sonuç olamaz.
Amaç Türkiye’de var olduğu söylenen bir sorunu çözmek değil, Türkiye’yi yıkmaktır.
Türkiye Cumhuriyeti’nde vatandaşlar arasında bir hiyerarşik üstünlük veya ayrıcalık yoktur.
Bir Türk’ün, Çerkez’in, Arap’ın, Boşnak’ın önünde olmayıp, Kürt vatandaşların önünde engel olduğu iddia edilen ayrımcılıklar nelerdir? Kürtler siyaset mi yapamamaktadır? Devlet kadrolarında görev mi alamamaktadır? Ticaret yapmaları engellenmekte midir? Okulda, hastanede veya kamu kurumlarında Kürt olduğu için hangi somut engellere maruz kalmaktadırlar? Bu sorunlara, terörist propagandanın iftira dışında vereceği hakiki bir cevap yoktur.
Kürtler antik çağlar boyunca yaşadıkları kuzey Zagros Dağları havzasından Türkiye coğrafyasına Türkler sayesinde gelmişlerdir. Selçuklu ve İlhanlı dönemlerinde başlayan bu göç ve iskân süreci, Osmanlı döneminde zirveye çıkmıştır.
Osmanlı Türkleri cepheden cepheye kırılırken; Türk İmparatorluğu’nun Arap ve Kürt unsurlar yüzyıllar boyunca korunaklı bölgelerde özgürce yaşamış, çoğalmış ve kültürlerini özgürce muhafaza etmişlerdir.
Türkiye’de Kürtler arasından çıkan Cumhurbaşkanı Başbakan, Bakan veya parti genel başkanı sayısı Türk olanlardan az değildir.
İş dünyasındaki Kürt kökenli sermaye gruplarının ağırlığı Türklerden fazladır. TBMM’deki Kürt milletvekili oranı, Türkiye’deki Kürt nüfus oranının çok üstündedir. Kürt nüfusun olmadığı şehirlerimizde dahi Kürt kökenli valiler, kaymakamlar, belediye başkanları görev almaktadır.
Bütün bu gerçekliklere rağmen, TBMM’ye sunulan PKK raporunda Türkiye Cumhuriyeti’ne “Kürtlere yönelik asimilasyon uyguladığı” yönünde açık bir iftira atılmaktadır. Oysa Cumhuriyet’in kurulduğu tarihten itibaren Türk nüfusu kabaca 6 kat artarken, Kürt nüfusu yaklaşık 15 kat artmıştır.
Asimilasyon yapan bir devletin idaresinde, asimile edilen topluluklar hayattan dışlanır, kültürel olarak silinir ve zamanla sayısal olarak da yok oluş sürecine sokulur.
Türkiye’deki 86 milyonun müşterek hedefi huzurlu ve müreffeh bir yaşamdır.
Türkiye’de bir Kürt sorunu yoktur.
Türkiye’deki sorun, siyonist ve emperyalist istihbarat merkezlerinde üretilmiş kanserojen bir yapıdan kaynaklanan terör sorunudur.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan, Türk kardeşleri ile hiçbir sorunu olmayan, ülkede istediği gibi yaşayıp, istediği işi kurabilen, devlette yükselebilen Kürt nüfusun %95’inin vatanı da, devleti de, geleceği de Türkiye’dir.
Değerli kardeşlerim, değerli dava arkadaşlarım, salonumuzda bulunan değerli hazirun,
Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi saygıyla ve muhabbetle selamlıyor, Kongremizin hayırlara vesile olmasını niyaz ediyor, İl yönetimimize çalışmalarında başarılar diliyorum.