Yükleniyor...
13 Mart 2026 • Büyük Birlik Partisi Genel MerkeziBüyük Birlik Partisi

Genel Başkanımız Sayın Mustafa Destici, basın mensuplarıyla iftar sofrasında buluştu

Genel Başkanımız Sayın Mustafa Destici, basın-yayın organlarının temsilcileri ve basın mensuplarıyla Ankara'da iftar sofrasında buluştu. Genel Başkanımız Sayın Mustafa Destici, basına değerlendirmelerde bulundu. Genel Başkanımız Sayın Mustafa Destici, basın mensuplarıyla iftar sofrasında buluştu

Genel Başkanımız Sayın Mustafa Destici'nin hitabı şu şekilde:

"Misafirlerimiz; Ankara'da bulunan televizyon ve gazetelerimizin, basın yayın organlarımızın kıymetli temsilcileri, haber müdürleri ve bu akşam misafirimiz olan diğer basın mensuplarımız; öncelikle cümlenizi sevgiyle, saygıyla, hürmetle ve muhabbetle selamlıyor; iftar davetimize hoş geldiniz, şeref verdiniz diyorum. Öncelikle davetimize icabet etmekle bizi memnun ettiğinizi, mutlu ettiğinizi ifade etmek istiyorum ve şükranlarımı sunuyorum.

RAMAZAN VE KADİR GECESİ

Ramazan ayının son günlerindeyiz. Öncelikle Ramazan-ı Şerif'inizi bir kez daha tebrik ediyorum. Cenab-ı Hak inşallah cümlemizi rahmetinden, bereketinden, mağfiretinden istifade eden kullarından eylesin inşallah. Pazartesi gününü, nüshalı gününe bağlayan gece Kadir Gecesi. Şimdiden mübarek Kadir Gecenizi tebrik ediyorum ama o geceye fokuslanmamak lazım, saplanmamak lazım. Çünkü Peygamber Efendimizin açık hadis-i şerifi var; sahih, daha doğrusu hadis-i şerifi var: “Kadir gecesini Ramazan'ın son 10 günü içinde arayınız.” Bugün de Kadir Gecesi, bu gece de Kadir Gecesi olmuş olabilir. Yani bir tarihe bağlanmış; insanlar bu gece bilsin ya da ibadet etsin diye ama biz on geceyi böyle hep Kadir Gecesi gibi bilerek, hazırlıklı olursak daha doğru yapmışız diye düşünüyorum.

BAYRAM TEMENNİSİ

Hemen akabinde biliyorsunuz Ramazan Bayramı'nı karşılayacağız. İnşallah bayramı bayram gibi yaşamayı Cenab-ı Hak bizlere, ülkemize, milletimize; Doğu Türkistan'dan Filistin'e, Kafkaslar'dan Myanmar'a kadar, Balkanlar'a; nerede bir Müslüman varsa, nerede bir Türk varsa inşallah huzur içinde, sevinç içinde bayramı yaşamayı nasip etsin, inşallah diyorum.

RAMAZAN PROGRAMLARI VE ZİYARETLER

Biz de tabii bu Ramazan ayında il kongreleri sürecindeydik, biliyorsunuz; ara verdik. Ramazan programlarını gerçekleştiriyoruz; iftar programları gerçekleştiriyoruz, ziyaretler yapıyoruz. Bazen iftar bir yerdeyiz, sahur başka bir yerde oluyoruz. Türkiye'nin de yarısından fazlasını tabii Türkiye'de geçiriyoruz; il ziyaretlerimizle, büyük iftar organizasyonlarıyla, sahur programlarıyla.

 

GÖNÜL COĞRAFYASI ZİYARETLERİ

Tabii bunun yanı sıra biz, biliyorsunuz, geleneksel olarak her yıl gönül coğrafyamızda da Ramazan ziyaretleri yapıyoruz; iftar programları yapıyoruz. Bu sene de ilkini Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde yaptık. Hala Sultan Camisi'nin avlusunda; biliyorsunuz kampüste iki tane de üniversite var: Bir Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi, bir de Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi. Oradaki öğrencilerimiz de katıldı. Yaklaşık 2000 davetlimiz vardı; bunun 1500'ü üniversite öğrencisiydi: Yabancı, yerli, orada okuyan öğrencilerimiz. 500 de bizim dışarıdan misafirlerimiz vardı. Güzel bir iftar oldu.

İkincisini Batı Trakya, İskeçe, Şahinköy'de yaptık. Şahinköy'e giden var mı bilmiyorum. Şahinköy'e giderseniz kendinizi Osmanlı döneminde hissedersiniz. Yani o evladıfatihanın pak nesli dediğimiz tam da üzerlerinde hâlâ devam ediyor. Yaşantılarıyla, konuşmalarıyla, esnaflıklarıyla, cami-cemiyet hayatlarıyla tam bir Osmanlı şehri olarak varlığını sürdürüyor; Türk ve Müslüman şehri olarak, köyü olarak daha doğrusu. Çok güzel bir Ramazan akşamı geçirdik orada. Tekrar gideceğiz yazın, inşallah. Bu sefer ailece gideceğiz. Çünkü hanımlar da çok ısrar ettiler.

BALKANLAR PROGRAMI

Geçtiğimiz hafta da Makedonya'daydık, Üsküp'te. Çünkü geçtiğimiz yıl Üsküp'e gidememiştik. Gümülcine, Kosova, Prizren, İki Sancak bölgesi ve Kerkük'te yapmıştık iftar. Bu sene Üsküp'e gittik. Üsküp'te de katılım çok yüksekti. Hem oradaki soydaşlarımız, dindaşlarımız geldi hem de üst düzey ne kadar Türk bürokrat, siyasetçi, milletvekili varsa, iş adamı; bunların tamamı katıldılar. Çok güzel bir program oldu. Daha sonra da güzel bir işare oldu. Sonra da gençlerimizle buluştuk, bir derneğimizin organizasyonunda. Onlarla da sahura kadar sohbet etme imkânı bulduk.

YURT İÇİ ZİYARETLER

Dün Malatya'daydık. Tabii Malatya da depremde yıkılan şehirlerimizden bir tanesi. Ama elhamdülillah ayağa kalktı. Eksikler var ama onlar da süratli bir şekilde tamamlanıyor. Yarın Eskişehir'de olacağız. Pazar günü Hatay'da olacağız, Kumlu'da. Pazar günü Adıyaman'da olacağız. Adıyaman Gölbaşı'nda olacağız. Geçtiğimiz yıl bu illerimizin merkezlerinde yapmıştık. Bu sefer de ilçelerinde yapıyoruz. Ve böylece her gün bir yerde, inşallah Ramazan'ı tamamlayıp bayrama erişeceğiz.

BAŞSAĞLIĞI

Kıymetli basın mensupları, değerli arkadaşlarım; tabii biz de başkanlık divanımızı gerçekleştirirken kıymetli hocamız, Türkiye'nin yetiştirdiği en önemli tarihçilerden, bilim adamlarından, ilim adamlarından İlber Ortaylı'yı kaybettiğimiz haberini aldık, hayatını kaybettiği haberini aldık. Çok üzüldük tabii, müteessir olduk. Öncelikle kendisine Cenab-ı Hak'tan rahmet diliyorum. Ruhu şad olsun, mekânı cennet olsun, makamı âli olsun. Başta ailesi olmak üzere sevenlerine, yakınlarına, tüm akademik camiaya, ilim camiasına, bilim dünyasına da başsağlığı diliyorum; daha doğrusu milletimizin başı sağ olsun. Çünkü İlber Ortaylı, Türk milletinin ortak değerlerindendi.

Hemen hemen toplumun her kesiminin takdirini, sevgisini, beğenisini kazanmış bir kişilikti; bir bilim adamıydı. En önemli taraflarından bir tanesi, tarihi milletimize çevirdi. Yalın bir dille yazıyordu, anlaşılır bir dille yazıyordu ve anlaşılır bir dille konuşuyordu; anlatıyordu. Çok böyle zorlamadan, dolayısıyla tarihi toplumumuza sevdiren ve tarihî gerçeklerle bizi buluşturan çok önemli bir ilim adamımızdı.

Biz de kendisiyle defalarca sohbet etme imkânı bulmuştuk, bir arada olmuştuk. Özellikle bizim rahmetli Mustafa Çalık abiyle Türkiye Günlüğü'ne yaptığı ziyaretlerde de bir araya gelmiştik. Orada da sohbetlerimiz olmuştu. Hatta orada işte Nur Vergin, başka isimler; gerçekten çok farklı isimlerle de orada tanışma, sohbet etme imkânı bulmuştuk. Ben kendisini bir kere daha rahmetle, minnetle ve şükranla yâd ediyorum. Mekânı cennet olsun, inşallah diyorum. Büyük bir değerimizi, büyük bir tarihçimizi, büyük bir ilim adamımızı kaybettik. Yeri çok zor doldurulur. Allah rahmet eylesin, inşallah diyorum. Kendisine şükranlarımızı sunuyoruz.

EMEKLİLERİN SORUNLARI

Biz şimdi dün Malatya'ya gittik. Öğle namazını Kernak Camisi'nde kıldık. Cami çıkışında, caminin avlusunda tabii Ramazan olduğu için cami de çok kalabalık. Hemen etrafımızı amcalar sardı; emekliler. Yani her partiye oy vermiş, her kesimden emekli var. Ve hepsinin sorduğu soru: “Başkanım, bizim hâlimiz ne olacak? Siz de ittifakın içindesiniz, bize bir şey vermeyecek misiniz? Biz böyle mi kalacağız, biz böyle mi gideceğiz?”

Şimdi şunu da biliyorlar: Ben başından itibaren emeklilerin uğradığı hak mağduriyetini dile getiriyorum. Ne zamandan beri? Temmuz 2023'ten beri. Çünkü bu mağduriyet Temmuz 2023'te başladı. Ben popülist bir politikayla emeklilere şu verilsin, bu verilsin demiyorum. Ben temellendiriyorum, gerekçelerini ortaya koyuyorum.

Neden? 2023 Ocak'ında en düşük emekli maaşı, hepiniz hatırlarsınız, 7.500 lira. En düşük kamu işçisi ve kamu memuru maaşı da 11 bin lira, 12 bin lira. Yani emekli, çalışanın üçte ikisini alıyordu; ister işçi olsun, ister memur olsun; kamu işçisi ve kamu memurundan bahsediyorum.

Temmuz'a geldik. Daha doğrusu Temmuz'a gelmeden bir toplu sözleşme yapıldı işçilerimizle ve bir anda işçi maaşı 21 bin liraya çıktı. Öyle olunca memurlar haklı olarak feveran ettiler. Bunun üzerine Sayın Cumhurbaşkanımız dedi ki seçimden sonra, yani Temmuz'da, en düşük memur maaşı 22 bin lira olacak dedi; yani işçinin bin lira üzerinde. Ve nitekim böyle oldu. Yüzde 25 zammın üzerine 8 bin lira seyyanen verildi memura ve 22 bin lira oldu.

Emekli; en düşük emekli maaşı yüzde 25 zamma rağmen 7.500'de kaldı. Yüzde 25 zam var ama maaş 7.500'de kalıyor, aynen. Neden? Çünkü zam kök maaşa yapılmış. Kök maaş da 5.500 olduğu için o dönemlerde 7.500'de kaldı. Yani hiç artmadı; 1 lira bile artmadı en düşük maaş. Öyle olunca bir anda fark neye çıktı? Üçte iki olan oran, üçte bire düştü: 7.500, 21 bin, 22 bin.

Şimdi o günden bugüne böyle devam ediyor. Yani bugün de 60 bin, 20 bin; yani üçte bir. Normalde ne olması lazım? 2023 Ocak dengesine göre 60'a 40 olması lazım. Yani biri 60'sa en düşük emekli maaşı da 40 olması lazım. Şimdi ben bunu söylüyorum.

Söylenince bana verilen cevap: “Efendim bin lira versek ayda 16 milyar, yılda 192 milyar. On bin lira verirsek sizin dediğiniz gibi...” deniyor bana; işte ayda 160 milyar, yılda 1 trilyon 900 milyar, 920 milyar; bütçe yok deniyor.

Şimdi eğer burada denge bozulursa, yani adalet terazisi şaşarsa, o zaman her şey bozulur. Şimdi burada emeklilerin aleyhine bozulmuş bir adalet terazisinin dengesi var. Dolayısıyla bunun bir şekilde düzeltilmesi lazım. Yani memura kaynak nereden bulunmuşsa, işçiye kaynak nereden bulunmuşsa emekliye de kaynak bir yerden bulunmalı ve bu denge tekrar sağlanmalıdır.

Belki bir anda 40 bin lira yapılmayabilir ama bizce ilk etapta en azından hemen hemen 30 bin lira yapılmalıdır. Yani bir kere bunun altı kabul edilebilir durum değildir. Ve yaşanabilir tek maaşlı bir emekliyi düşünün. En düşük 20 bin lira alıyor, evi de kirada. Bu insanın geçinebilmesi mümkün değildir. Ama eşi de emekliyse, bir evi varsa, bir de kira getiren mülkü varsa o başka bir şey.

Ama biz hangi hesaptan gidiyoruz? Biz tek emekli maaşıyla geçinecek ve evi de kira hesabından... Biz bununla ilgili de biliyorsunuz geçmiş yıllarda yine bir teklif vermiştik. Yani bu farkın da gözetilmesi anlamında, ihtiyacı olana daha çok verme anlamında; tıpkı asgari ücret gibi bir asgari hane geçim rakamı tespit komisyonu kurulsun. Asgari bir hane Ankara'da, İç Anadolu'da kaça geçinebilir? Güneydoğu'da kaça geçinebilir? Farz-ı muhal 30 bin liraya geçinebilir; 20 bin mi kazanıyor, 10 bini devlet tamamlayacak.

Şimdi verecekleri vatandaşlık maaşında asgari ücret esas alınıyor. Bence asgari ücret esas alınmamalı. Asgari ücret yerine asgari bir hane geçim rakamı belirlenip bölgelere göre o esas alınmalı. Çünkü tek maaşı olan, evi kira olan, başka geliri olmayan bir kişinin asgari ücretle de geçinmesi mümkün değil. Yani bunu da kirada oturan birisinin... Buraya da dikkat edilmesi gerektiğini söylüyorum.

EMEKLİ İKRAMİYESİ

Ama önümüzde bir konu daha var. O da ne? Emekli ikramiyeleri meselesi. Şimdi normalde emekli ikramiyeleri verildiğinden bugünkü enflasyon artışları dikkate alınsaydı, şu anda emekli ikramiyelerinin 10 binin üzerinde olması gerekiyordu. Ama şu anda 4 bin lira.

Son 1 yıllık emekli ikramiyeleri enflasyon farkı dikkate alınsa yüzde 30'un üzerinde enflasyon arttı. Dolayısıyla yine 5 binin üzerinde bir rakam olması lazım. Ama şimdi hiç artırılmayacak gibi bir hava var. Bir kere bu yanlış ve bu kabul edilebilir bir şey değil.

Yani en azından emekliye bir nefes aldırmak için, en azından bir bayram alışverişi yapabilmesi adına; biz Büyük Birlik Partisi olarak emeklilerimizin zaten üç yıldır süren bir hak kaybı var. En azından şu bayram ikramiyesi onlara bin lira olarak verilmeli ve bayram öncesi emeklimizin yüzü güldürülmeli diyoruz.

KADINLARIN ÇALIŞMA HAYATI TEKLİFLERİ

Bir de bizim yine ısrarla dile getirdiğimiz, kadınlarımızın çalışma hayatıyla ilgili, biliyorsunuz tekliflerimiz vardı. Biz bunlarla ilgili kamuoyu araştırmaları da yaptırdık. Yani vatandaş bu konuya ne diyor diye. Mesela bizim “Kadınlarımız işe 1 saat geç gitsin, 1 saat erken çıksın” teklifimize vatandaşımız yüzde 75 “evet” diyor. Yani yüzde 75 vatandaş bunu destekliyor. İki kamuoyu araştırmasından çıkan sonuç bu.

Bir şey daha söylemiştik, biliyorsunuz. Mesela yarım gün olan tatillerde kadınlarımız tam gün izin yapsınlar diye. Mesela işte önümüz bayram. Perşembe günü arefe, yarım gün tatil; öğleden sonra. Kadınlarımız için bu tam gün olsun.

Şimdi ben bunu söyledim. Biz kamuoyunda soruyoruz vatandaşa. Burada kamuoyu araştırmacısı arkadaşımız da var. Gerçi anketi o yapmadı ama o da biliyordur işin hassasiyetini. Kadınlar Günü'nde bunu tekrar söylemiştim. Baktım bazı basın yayın organları buna tepki gösteriyor. Bir de “kadınlardan tepki” diye veriyorlar. Ben anlamadım; kadınların yarım gün yerine tam gün tatile hangi kadın rahatsız olur? Var mı rahatsız olacak bir kadın?

Ben bazı basın yayın organlarını, onların yöneticilerini anlamıyorum. Yani “kadınlardan destek, tepki”... Niye? Arefe günü tam gün tatil olsun demişim. Kadın personeli mi yok? Kadınların da çok çalıştığı yerler aslında oralar. Her defasında da böyle kadın haklarını öne koyan basın yayın organları...

Ben vatandaşla, kadınlarla karşılaştığımızda hepsi teşekkür ediyor. Bir televizyon programına gittik; ilk söylediğimiz günden birkaç gün sonraydı. Yani kapıdan girdiğimiz güvenlik görevlisinden, masada duran hanımefendiler, yukarıda rejidekiler; hepsi teşekkür etti. Yani hanımlar bu işten memnun. Ama nedense bazı basın yayın organları bunu tersten haber yapıyor ve “kadınlardan tepki” diye veriyor.

Burada birçok kadın arkadaşımız var; hanımefendi kardeşimiz var. Hiç yani tepki gösterecek bir şey mi? Siz istemez misiniz arefe günü tam gün tatil olsa? Herkes ister. Biz bunu istiyoruz; arefe günü kadınlarımızın tam gün tatil yapmasını, kadınlar için tam izin günü sayılmasını. Çünkü bayram hazırlığı yapacak.

Şimdi dürüstçe konuşalım: Hazırlığın yüzde 80'ini, 90'ını kim yapıyor evde? Hanım yapıyor. Yani kahir ekseriyet bu böyle. Biz ne yapabiliriz? Yapsak yapsak gidip hanım elimize bir sipariş listesi verir, biz gidip marketten sipariş alabiliriz ya da başka dış işleri yapabiliriz. Evet, bunu özellikle istiyoruz.

O da online oluyor; biz hâlâ geleneksel yapıyoruz. Çarşıya pazara iniyoruz ki bir de hem vatandaşı görelim hem de fiyatları görelim.

SAVAŞ VE ULUSLARARASI HUKUK

Evet, son olarak tabii bir savaş var. Öncelikle şunu ifade etmek istiyorum: Tabii bu savaşın nasıl çıktığına, nasıl başladığına bakarsak gerçekten dünya için, insanlık için korkutucu bir sürece girdiğimizi görüyoruz. Yani uluslararası hukuk askıya alınmış, uluslararası kurum ve kuruluşların hiçbir hükmü kalmamış. Hiçbir müdahale edemiyorlar, seslerini çıkaramıyorlar. Dolayısıyla da iki haydut kafa kafaya vermiş, dünyayı bir yangın yerine çeviriyorlar; insanlığı ateşe doğru götürüyorlar ve sürüklüyorlar.

Şimdi ABD ve İsrail, İran'a saldırmadan birkaç gün önce İran Büyükelçisi bizleri bir yemeğe davet etmişti. Arkadaşlarımızla birlikte gittik; 3 kişilik bir heyet olarak. Orada bize, işte İran'daki olaylar nasıl başladı, gösteriler, ondan sonra saldırılar; Amerika Birleşik Devletleri'nin daha önceki saldırıları, İsrail ile birlikte... Yani süreçle ilgili anlattı. Ve o anda da ABD-İran görüşmeleri devam ediyordu. Cenevre'de ve daha sonra da Umman'da, biliyorsunuz, devam ediyordu. Ve bu görüşmelerden de umutlu olduklarını bize söylemişti.

Ama ertesi gün ya da bir gün sonra bir anda ABD ve İsrail saldırıya geçti. Ve neticede bir devlet lideri, hem de aynı zamanda bir dinî lider, aynı zamanda sadece İran halkının değil, dünyadaki bütün Şiilerin, Şiilik mezhebine mensup Yemen'dekilerin de, Irak'takilerin de, Suriye'dekilerin de, pek çok noktadaki insanların da dinî lideri konumunda olan birisini bombalayarak, suikast ederek evinde öldürdüler; yakınlarıyla birlikte.

Ve daha sonra ilk gün, biliyorsunuz, bombalamada 168... Yaşları 7 ile 12 yaş arasında olan kız çocuğu ve onlara öğretmenlik eden hanımlar hayatını kaybetti. Bombalarla parçalanarak hayatlarını kaybettiler. Yani gerçekten Birleşmiş Milletler olsaydı, gerçekten Uluslararası Ceza Mahkemesi olsaydı, gerçekten dünyada bir hukuk düzeni olsaydı bu karşılıksız mı kalırdı?

Bundan ötesine; yani insanlık dışılığı anlatacaksak, vahşeti anlatacaksak bundan daha ötesi var mı? Siz bir kız çocuğu okulunu bombalıyorsunuz ve 170 kişiyi bombalarla parça parça ediyorsunuz. Bunu yapanlar dünyada bir muhatap bulur muydu, gerçek bir insanlık olsaydı? Ya da gerçek bir Birleşmiş Milletler olsaydı derhâl kınanmaz mıydı? Uluslararası Ceza Mahkemesinde bu bombayı atanlar, emri verenler yargılanması gerekmiyor muydu? Gerekiyordu. Ama maalesef şu anda öyle bir sistem yok, kalmadı.

Ve yine benim ısrarla söylediğim; birkaç yıldır ısrarla söylüyorum. O da nedir? Eğer güçlü değilseniz şu dünyada haklı olmanızın pek de kıymetiharbiyesi yok. Gazze'dekiler haklıydı, durum ortada. “İran mı haklı, Amerika mı haklı?” diyorsun; İran'ın haksız olduğu bir durum yok en azından. Ya da Ukrayna-Rusya'da aynı şey geçerli. Yani güçlü olanın işini gördüğü bir dünyada yaşıyoruz. Onun için güçlü olmak zorundayız. Yani biz Türkiye olarak güçlü olmak zorundayız. Güçlüyüz elhamdülillah ama eksiklerimiz yok mu? Var.

Şimdi bakıyorsunuz her gece canlı yayında İsrail, Lübnan'ı bombalıyor; İran'ı bombalıyor. Tabii İran mukavemet gösteriyor, karşılık veriyor. Ama Lübnan'da mesela suçsuz insanlar bombalanıyor. Mahalleler bombalanıyor. Hangi evde kimin oturduğu bilinmiyor; hepsi bombalanıyor. Ölenlerin kim olduğu belli değil. Belki içlerinde Hristiyan olanlar da var, bilemiyoruz. Ya da İran'da bombalanan yerlerde çoluk çocuk, kadın hiç gözetilmiyor; hepsi bombalanıyor. Yani savaşın bir ahlakı da yok, bu savaşın; Amerika ve İsrail tarafından bir ahlakı yok.

İran en azından bir hassasiyet koyuyor. Askerî üsleri vuruyor. Ne bileyim, radar üslerinin bulunduğu yerleri vuruyor.

SAVAŞIN YANSIMALARI VE BÖLGESEL HASSASİYET

Tabii savaş olunca farklı noktalara da bombalar gidebiliyor. İşte Azerbaycan'ın Nahçıvan bölgesine 4 drone düştü. Tabii bu da sorgulanacak. Yani haklı olarak Azerbaycan bir tepki gösterdi, devlet başkanı düzeyinde. Çünkü 1 tane drone olur, anlarsın; “yanlışlıkla gelmiş” dersin. 2 olur, “eh” diyebilirsin ama bu 3-4 oluyorsa o zaman burada bir kasıt ararsın.

Ama en son Pezeşkiyan'la Sayın Aliyev'in görüşmesinden sonra iş biraz suhulete erdi; o tarafta öyle gözüküyor. Bizim kendimizle ilgili üç oldu şimdi. Üçüncü füze parçalarının yine üçüncü defa imha edildiği açıklandı. Bizim için de böyle: Birincisi görmezden gelinir, ikincisi affedilir ama üçüncüsü artık sorgulanmalı; ve bizde de sorgulanıyor zaten.

Ama tabii bu sorgulamalar da iyi yapılmalı. Çünkü Türkiye'yi ve Azerbaycan'ı da İran'la karşı karşıya getirmek isteyen bir Amerika ve İsrail'le karşı karşıyayız. Bir Mossad, CIA ve CENTCOM'la karşı karşıyayız. Dolayısıyla da bu hassasiyeti gözeterek Türkiye hareket etmeli ve bu hassasiyet de gözetiliyor.

Yani hem Cumhurbaşkanımız, hem Dışişleri Bakanımız, hem diğer hükûmet üyelerimiz, devlet adamlarımız bu konuda çok hassas davranıyorlar. Bu hassasiyeti de biz takdirle karşılıyoruz.

Önceliğimiz elbette ki bölgemizin huzuru ve mutluluğu; ülkemizin, daha sonra bölgemizin. Neticede biz burada komşularımızla yaşamaya devam edeceğiz. Onun için komşularımızın hayrı da bir yerde bizim hayrımızdır. Dolayısıyla da onlara atılan bombalar aslında bir nevi bizim bölgemize atılmış bombalardır; bizim coğrafya insanımıza atılmış bombalardır.

Meseleyi böyle değerlendirip, böyle okuyup, böyle sonuç almaya çalışmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ne Amerika'nın ne de İsrail'in; ne insanlık adına, ne demokrasi adına, ne barış adına verebilecekleri hiçbir şey yoktur.

Dediğim gibi iki ülke ki İsrail'e ülke bile diyemeyiz. Amerika Birleşik Devletleri de şu anda adeta bir kovboy ya da bir haydut tarafından yönetilmektedir. Ben bunun uzun süreli gidebileceğine de şahsen düşünmüyorum, inanmıyorum.

SAVAŞ STRATEJİSİ VE HEDEFLER

Tabii bir de işin şu yönü var: Doğru savaş stratejisi; aslında aklı olanlar ya da bunu ortaya koyanlar, savaşın nerede biteceğini ya da bitirileceğini de hesaplamış olması gerekir. Yani bu savaş nerede duracak ve nerede bitecek? Ama benim şu anda gördüğüm; Amerika'nın, Trump'ın en azından böyle bir stratejisi olmadığını görüyorum.

Zaten İsrail, Netanyahu sonuna kadar gitsin istiyor. Yani her yer yıkılsın istiyor, herkes ölsün istiyor; kendileri dışında. Tabii böyle bir strateji ve akıl yoksa ya da stratejik olarak öngörülen savaşın nerede durdurulacağı yoksa; benim gördüğüm, Amerika 5-6 günde bu işi bitirecekti. İran teslim olacaktı, anlaşacaktı ama gözüküyor ki İran teslim olmuyor ve anlaşmıyor şu anda ve ciddi bir karşılık veriyor.

O zaman ne kaldı geriye? İşte Trump'ın sözleri kaldı: Savaş bitti. Biz istediğimizi aldık. Vuracağımız yeri vurduk. Şimdi bu sözleri söylemek zorunda kaldı. Ama bu sözlerin de arkasında durabilecek mi, yoksa devam mı edecek? Bunu da göreceğiz.

ABD-İSRAİL EKSENİ VE LÜBNAN

Burada da eğer Amerikan devlet aklı diye bir akıl varsa ya da Kongresi ya da Temsilciler Meclisi müdahale etmezse; soykırımcı Netanyahu'nun, İsrail'in, terörist İsrail'in tasdiki ve teşviki ile Amerika, İran'ı bombalamaya devam edecek; İsrail'le birlikte. Bu böyle gözüküyor. Çünkü İsrail sadece İran'ı değil, aynı zamanda Lübnan'ı da vuruyor. Lübnan'ı vurmasının da gerekçesi Hizbullah; yani Hizbullah'ın da şu anda İran adına bir yönüyle savaşa katılmış olması, İran'ın yanında.

GEREKÇELER VE NÜKLEER İDDİASI

En son savaş gerekçelerine baktığımızda, “Neden İran'ı vuruyor Amerika ya da İsrail?” diye baktığımızda, bütün söylenenleri bir kenara bırakalım: Birinci sebep İsrail ve İsrail'in güvenliği, İsrail'in çıkarları. “Nükleer güç elde edecek” meselesi de zaten İsrail'e tehdit olarak görüldüğü için ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.

Ama Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri başta olmak üzere bütün devlet adamlarının ve bütün uzmanların bildiği bir şey var; çok da gündeme gelip konuşulmuyor aslında. Çünkü Amerika'nın en büyük gerekçesi ne? Nükleer başlıklı silah yapacak, uranyum zenginleştirmesi. Dünyada Atom Enerjisi Kurumu var; bütün bunları denetleyen uluslararası bir kuruluş var. Ve bu kuruluşun, İran Büyükelçisi'nin bize söylediği, verdiği bilgi: Bu kuruluşun şu andaki yüzde 70 personeli İran'da diyor; bizde çalışıyor, yani bizi kontrol ediyor, bizi denetliyor. Yani yüz personeli varsa yetmişi İran'da çalışıyor şu anda diyor; savaştan önce.

Peki bunlar; Trump'ın dediği gibi ya da ABD Dışişleri Bakanı'nın dediği gibi, biz müdahale etmeseydik bir hafta sonra nükleer başlıkları takmışlardı füzelere... Böyle bir durum yok. Eğer öyle bir durum olsa Atom Enerjisi Kurumu yetkilisi, başkanı çıkar bunu açıklar. Böyle bir açıklama yok. Onun için bunların hepsi; hani dediğimiz gibi, kurt kuzuyu yemeye kafasına koymuş ve gerekçe oluşturuyor. Tıpkı Irak'ta geçmişte yaptıkları, Saddam Hüseyin'e yaptıkları gibi; vaziyet bundan ibarettir.

TEMENNİ VE GÜÇLÜ OLMA VURGUSU

Tabii biz savaşın bir an önce sona ermesini istiyoruz. Cenab-ı Hak insanlarımızı, bütün memleketimizi, milletimizi, soydaşlarımızı, dindaşlarımızı, coğrafyamızı bu zalimlerin, haydutların, katillerin şerrinden muhafaza etsin, inşallah diyorum.

Ama biz güçlü olmak zorundayız; Türkiye olarak ve birlik olmak zorundayız. Elbette işlerimizi güçlendirmek zorundayız. Ama bunun hainlerle olmayacağını da hiç unutmamamız gerekiyor."

Galeri