Kıymetli basın mensupları, değerli misafirlerimiz, değerli kardeşlerim, bizleri takip eden kıymetli vatandaşlarım; öncelikle cümlenizi sevgiyle, saygıyla, hürmetle, muhabbetle selamlıyorum. Haftalık olağan basın toplantımızın da hayırlara vesile olması niyazımla toplantımıza hoş geldiniz, şeref verdiniz, diyorum.
Kıymetli kardeşlerim, değerli vatandaşlarım; cuma günü 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü'nü, bayramını başta işçilerimiz olmak üzere milletçe kutlayacağız. Öncelikle tüm işçi kardeşlerimizin 1 Mayıs İşçi Bayramı'nı şahsım ve camiam adına kutluyorum.
1 MAYIS’IN TARİHİ VE EKONOMİK GERÇEKLER
Kıymetli vatandaşlarım, 1 Mayıs'ın işçi bayramı olarak kutlanmasıyla ilgili çok sayıda bilgi ve tarihe geçmiş yine çok sayıda hadise ve olay vardır. 1 Mayıs, tüm dünyada 130 yılı aşkın bir süredir işçi ve emekçinin bayramı olarak kutlanmaktadır. Ülkemizde ilk kez Cumhuriyetimizin kurulduğu 1923 yılında İşçi Bayramı kutlanmıştır. 2008 yılının nisan ayında 1 Mayıs tarihinin Emek ve Dayanışma Günü adıyla kutlanması Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul edilmiştir ve 1 Mayıs günü tatil ilan edilmiştir. 22 Nisan 2009 tarihli TBMM'de kabul edilen 5892 sayılı kanun, 27 Nisan 2009'da Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Bu süre içerisinde elbette Türkiye olarak çalışma hayatıyla ilgili önemli ilerlemeler kaydettik. Başta sağlık hizmetleri olmak üzere Avrupa ülkeleri ve ABD'ye dâhil dünyanın pek çok ülkesinin önünde olduğumuz alanlar mevcuttur. Bununla birlikte işçilerimizin ağır ve önemli problemleri olduğunu kabul etmek, bu problemlerin çözümü için var gücümüzle çalışmak zorundayız.
Milletçe çok ağır ekonomik şartları yaşıyoruz. Özellikle asgari ücretle çalışanların, emeklilerin, hele ki bir birikimleri yoksa, başka bir gelirleri yoksa, kira ödemedikleri bir evleri yoksa, bugünkü gelirleriyle emeklilerimizin ve asgari ücretlilerimizin sadece aldıkları maaşla ya da ücretle hayatlarını idame ettirmeleri, hanelerini geçindirmeleri asla ve kat’a mümkün değildir.
ASGARİ HANE GEÇİM RAKAMI TALEBİ
Onun için bir kere daha söylüyoruz. Büyük Birlik Partisi olarak kamuoyuyla paylaştığımız, hükümet yetkilileriyle paylaştığımız asgari hane geçim rakamı tespit komisyonunun bir an önce kurularak bölgelerimize göre bir asgari hane geçim rakamının belirlenmesini ve bu rakamın altında kalan hanelere o rakamla elde ettikleri gelir arasındaki farkın, ister kira yardımı, ister çocuk yardımı, ister sosyal yardım adı altında ödenmesi uygulamasına bir an önce başlanmasını istiyoruz.
Örneğin İç Anadolu Bölgemizde asgari hane geçim rakamı kırk bin lira ise, böyle tespit edilirse, otuz beş bin de olabilir, kırk beş bin de olabilir; ne çıkarsa... Ve asgari ücretli olarak sadece yirmi iki bin yüz dört lira maaş alıyorsa, evi de kira ise, başka geliri de yok ise aradaki fark mutlaka o haneye, ister kira, ister çocuk, ister sosyal yardım olarak mutlaka ödenmeli ve asgari hane geçim rakamının altında hiçbir aile bırakılmamalıdır.
Bu, yirmi bin lira maaş alan ya da belirlenecek olan asgari hane geçim rakamının altında maaş alan emeklilerimiz için de geçerlidir. Çünkü bugün en büyük mağduriyeti yaşayan kesimlerimizin başında düşük maaş alan emeklilerimiz gelmektedir. Hele ki en düşük emekli maaşını alan, ki bunların sayıları üç dört milyon civarındadır, aileleriyle birlikte hesap ettiğinizde en az on milyon gibi bir rakama tekabül etmektedir. Dolayısıyla da bu emeklilerimizin mutlaka ama mutlaka bu mağduriyetten kurtarılmaları gerekmektedir.
Bunlar izah edilebilir, tolere edilebilir, görmezden gelinebilir durumlar değildir. Bunlar milletimizin ve ülkemizin bir gerçeğidir. Emeklilerimizin bir gerçeğidir. Asgari ücretlilerimizin bir gerçeğidir. Ne kadar bizim dışımızda çok bunu gündeme getiren olmasa da, unutturulmaya çalışılsa da bu gerçektir. Güneş balçıkla sıvanmaz. Dolayısıyla da biz bu emeklilerimizin uğradığı haksızlık, adaletsizlik ortadan kaldırılana kadar ve asgari hane geçim rakamı tespit komisyonu kurulup bu asgari hane geçim rakamının altında kalan ailelere bu aradaki fark ödenene kadar biz bunu söylemeye, haykırmaya devam edeceğiz.

İŞ KAZALARI, İŞ GÜVENLİĞİ VE PLANLAMA SORUNU
Kıymetli kardeşlerim, iş kazalarında, özellikle ölümle sonuçlanan iş kazalarında OECD ülkeleri arasında hâlâ ilk sıralardayız. Başta madencilik ve inşaat sektörü olmak üzere çok sayıda sektörde işçilerimiz ya gerekli tedbirlerin alınmaması veya ihmaller nedeniyle gelişmiş ülkelerin ortalamasının çok üzerinde iş kazalarına, ölümlerine ve meslek hastalıklarına maruz kalmaktadırlar. Bugünün dünyasında, bugünün teknik imkânlarında iş kazalarını, maliyet nedeniyle yerine getirilmeyen güvenlik tedbirleri dışında hiçbir sebeple izah etmemiz mümkün değildir.
İşçilerimizin çalışma şartlarıyla ilgili çok sayıda haklı talepleri bulunmaktadır. Evet, işsizlik vardır. İşsizlikle birlikte yüksek miktarda teknik eleman açığı vardır. Planlamada, eğitim sistemimizde bir koordinasyon problemi olduğu çok açık ve nettir. Bu ülkede milyonlarca gencimiz işsizken biz teknik eleman bulamıyorsak o zaman burada bir planlama problemi vardır. Hatta hayvancılık için çoban bulamıyorsak ve bunu dışarıdan getirmek zorunda kalıyorsak burada da büyük bir problem vardır. Tarım işçisi bulamıyorsak, fabrikada çalışan mavi yakalı işçi bulamıyorsak, ara eleman bulamıyorsak bu mutlaka ama mutlaka planlamanın çok net ve açık bir eksikliğidir.
Ve maalesef üzülerek görüyoruz ki bu açığı kapatmak adına birtakım girişimler olsa da yeterli düzeyde olmadığını görüyoruz. Üniversitelerimizin, daha önce de dile getirdik, en az üçte biri hızlı bir şekilde teknoloji üniversitelerine dönüştürülmelidir. Liselerimizin en az beşte biri teknoloji liselerine dönüştürülmelidir. Yani bizim bu çağda tekniğe, bilime hâkim, teknolojiye hâkim gençlere ve çalışacak olan insanlarımıza ihtiyacımız vardır. İyi yetişmiş kalifiye elemanlara ihtiyacımız vardır.
Ülkemiz neredeyse milyonlarca lise ve üniversite mezunu genç işsizle karşı karşıyadır. Zorla gençlerimizi liselerde okutuyoruz ama ellerine bir meslek veremediğimiz için liseyi bitirdikten sonra maalesef onlar için bir mutsuz hayat dönemi başlıyor. Aynı şey üniversite mezunlarımız için de geçerlidir. Hâlbuki bu çocuklarımızı biz ortaokuldan sonra lise eğitimini özellikle mesleki, teknik ve teknolojik alanlara kaydırabilsek o zaman ne bu kadar genç işsizliğimiz olur ne de bu kadar ara eleman açığımız olur. Onun için biz mutlaka ama mutlaka hızlı bir şekilde, süratli bir şekilde ve çok keskin ve kalıcı kararlar alarak eğitimde bu dönüşümü mutlaka ama mutlaka sağlamalıyız.
KAYIT DIŞI İSTİHDAM VE SENDİKALAŞMA
Kıymetli kardeşlerim, bugünün dünyasında hâlâ kayıt dışı istihdam diye bir meselemiz var. Devlet istemese, ilgili bakanlıklar istemese bu mümkün olabilir mi? Her şeyi kayıt altına alan bir devlet, bir sistem, bir dünya daha doğrusu şu anda, nasıl kayıt dışı istihdamı görmezden gelebilir? Buna nasıl göz yumabilir? Onun için burada bir gönüllülük var gibi düşünüyoruz. Yoksa devlet istemese, kurumlar istemese kayıt dışı bir istihdam diye bir şey olması söz konusu dahi değildir.
Günübirlik işlerde başta olmak üzere çok sayıda işçi sosyal güvenlik ağının dışındadır. Emeklilik ve sağlık güvencesinden yoksun vatandaşlarımızın bu durumu, geleceğe taşınan ve çok sayıda insanı etkileyen ağır ve derin bir problemler sarmalı oluşturmaktadır. Bunlar sadece işçilerimizin, çalışanlarımızın problemleri değil; bunlar hepimizin, toplumun bütün kesimlerinin, ülkemizin ve milletimizin problemidir. Bu konularda ilerleme sağlamak, bu problemleri çözmek elbette ki hepimizin öncelikli görevidir. En çok da elbette ki hükûmet edenlerin, yönetenlerin ve ilgili kurumların başında oturanların görevidir.
Çalışanlarımızın haklarını ve problemlerini ülke ekonomisiyle birlikte ve konuyu, başta siyasi anlaşmazlıklar olmak üzere, tüm ihtilafların üzerinde tutarak değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Bunu elbette işçilerimizle birlikte, onların örgütlü yapılarıyla ki bakın, bugün hâlâ Türkiye'de on işçiden neredeyse sadece bir tanesi sendikalıdır. Bu rakam yüzde yirmi dahi değildir. Yüzde yirmi dahi değildir. Onun için öncelikli olarak çözülmesi gereken problemlerden bir tanesi de bu örgütlenme hakkıdır.
Bunu elbette, tekrar cümleyi baştan alırsak, bunu elbette emekçilerimizle birlikte, işçilerimizle birlikte, onların örgütlü yapılarıyla, onların kurdukları, yönettikleri sivil toplum örgütleriyle, elbette seçmenlerin siyasi partiler üzerindeki etkileriyle, baskılarıyla yapmak ve başarmak zorundayız.

1 MAYIS VE İŞÇİ BAYRAMININ İSTİSMARI
Kıymetli vatandaşlarım, değerli misafirlerimiz; ülkemizde 1 Mayıs ve 1 Mayıs üzerinden işçi hakları uzun yıllar maalesef marjinal ideolojik grupların istismarı sahasına dönüştürülmüştür. Bugün de cuma günü göreceğiz. Pek çok noktada 1 Mayıs pankartları yerine, işçi sendikalarının amblemleri yerine pek çok marjinal grubun böyle büyük büyük bayraklarının öne çıkarıldığını, devlete savaş açıldığını, polise taş atıldığını ve bölücü sloganlar atıldığını yine şahitlik edeceğiz. Bunlar olsun istemiyoruz.
İşçi Bayramı, işçi bayramı olarak kutlansın. İşçiler tarafından kutlansın. Milletimizin iştirak etmek isteyen her bir ferdi bu bayram kutlamalarına katılsın ama bunlar kardeşlik, birlik ve dayanışma ruhu içerisinde geçsin ve işçilerimizin problemlerinin ve talep ettiği hakların ön plana çıktığı kutlamalar olsun ve konuşmalar olsun istiyoruz. Bunları istiyoruz. Bu nedenle işçilerimizin gerçek problemleri bu istismarcılar yüzünden, bu marjinal gruplar yüzünden yıllarca, uzun yıllardır, on yıllarca konuşulamadı. İdeolojik saplantılarına hapsettiler. Milletin diğer kesimlerinin bu bayrama iştirakini engellemeye çalıştılar. Bayramları sadece kendi propaganda alanlarına çevirmek istediler.
Ama bugün geldiğimiz noktada, evet, bu marjinal gruplar sahada olsa da hemen hemen sağdan, soldan, irili ufaklı tüm sendikalarımız, meslek örgütleri, çalışma grupları bu bayramı farklı alanlarda da olsa kutlamaktadır. Bu da geldiğimiz noktanın olumlu sonuçlarından bir tanesidir.
MARJİNAL GRUPLAR VE İŞÇİLERİN ZARARI
Kıymetli kardeşlerim, işte bütün bu marjinal grupların yaptıklarından en büyük zararı kim gördü? Hak mücadelesi gördü, işçilerimiz gördü. 1 Mayıs'ı bir propaganda ve ideolojik hesaplaşma zemini hâline getirenler en büyük zararı aslında işçilerimize, emekçilerimize verdiler. Çünkü onların umurunda değil. Onlar istiyor ki işçi, emekçi zarar görsün, mağdur olsun. Onlar da bu mağduriyet üzerinden kendi ideolojik dayatmalarını ya da propagandalarını yapsınlar ya da bunun üzerinden devlete, millete, ülkeye ve değerlerimize savaş açsınlar. Yıllarca bunu yaptılar.
Bugün de 1 Mayıs'ın ülkemizi parçalamaya çalışan terör örgütü ve uzantıları tarafından istismar edildiğini ve bir ayaklanma provasına dönüştürülmeye çalışıldığını görüyoruz. Milletimiz ve işçilerimiz buna kat'a asla bugüne kadar izin vermemiştir ve inanıyorum ki bundan sonra da izin vermeyecektir. Çünkü bu milletin evlatları; işçisiyle, köylüsüyle, memuruyla, kahir ekseriyetle devletinin birliğinin, ülkesinin bütünlüğünün, milletinin birliğinin, kardeşliğinin, kimliğinin, inançlarının ve dilinin yanındadır ve bundan sonra da burada durmaya devam edecektir.

İŞÇİ MAAŞLARI VE MADEN İŞÇİLERİNİN DURUMU
Kıymetli kardeşlerim, elbette ki milletimiz ve işçilerimiz buna izin vermeyecektir. Hepimizin öncelikli meselesi olan çalışanların hakları ve problemleri bu alçakların tertibine kurban edilmeyecektir. Ancak bütün bunları söylerken diğer taraftan işçilerimizin, madencilerimizin çalıştıkları iş yerlerinden aylarca ter döktükleri hâlde maaşlarını alamadıklarına şahitlik ediyoruz. Bu asla kabul edilebilir bir durum değildir.
İster sağ sendika olsun, ister sol sendika olsun; işçi hangi sendikaya bağlı olursa olsun, hangi siyasi partiye sempati duyarsa duysun, bunun hiçbir önemi yoktur. İster Kürt, ister Türkmen, ister Alevi, ister Sünni, ister Doğulu, ister Batılı; hiç fark etmez. İşçi işçidir. Ve bizim inancımız, kültürümüz, gereğimiz ne der? İşçinin hakkını alın teri kurumadan vereceksin, der. Ama bir patron, bir madenci, maden sahası sahibi ya da bir fabrika sahibi, bir kurum sahibi; geliri sadece çalıştığı ve karşılığında aldığı ücret olan, ailesinin rızkı sadece o çalıştığı kurumdan aldığı ücrete bağlı olan bir işçinin ücretini aylarca ödemiyorsa o alçaktır. Açıkça ifade ediyoruz. O soyguncudur. Kan emicidir. Açıkça ifade ediyorum. Kendileri o işçilerin sırtından kazandıkları paralarla yatlarda, katlarda gezerken, hayatını en lüks derecede yaşarken işçinin hakkını vermiyorsa, bir kere, bir kere daha söylüyorum: O kan emicidir, o alçaktır.
Dolayısıyla da devletimizin, hükûmetin buna asla müsaade etmemesi gerekir. En son Eskişehir'de maden işçilerinin aylarca maaş alamadığı için yaptıkları haklı eylem... Ankara'da, Kızılay'da günlerce oturdular, açlık grevi yaptılar. İçişleri Bakanımız Sayın Mustafa Çiftçi ve ilgili diğer bakanlıklarımızın temsilcileriyle yapılan görüşmeler neticesinde bu eylemler sonlandırıldı. İşçilerimizin maaşlarının hesaplarına yattığı açıklandı. Fakat daha sonra işçilerimizin temsilcilerinden ya da işçilerimizin kendilerinden maaşlarının tam olarak yatmadığı, cüzî bir miktarının yattığı, bir kısmının yattığı, bir kısmının yatmadığıyla ilgili açıklamalar geldi. Kabul edilebilir bir şey değildir. Maaşlarının tamamı, hem de fazlasıyla yatırılmalıdır.
ŞİRKETLERİN DENETİMİ VE İŞÇİ ÜCRET GARANTİSİ FONU
Aylarca işçilere ödenmeyen bu işçilerin maaşı, alın terinin karşılığı nerelerde fonlanmıştır? Nerelerde ranta dönüştürülmüştür? Bunların devletimizin ilgili kurumları tarafından araştırılarak ortaya çıkarılması ve şayet böyle bir durum varsa bu şirket hakkında gerekli yasal işlemler yapılmalıdır. Nasıl ki diğer şahıslarla ilgili bunlar yapılmaktadır, bu kurumlarla ilgili de bunlar araştırılmalı; gerçekten şirketin parası olmadığı için, kazanmadığı için mi ödememiştir? Yoksa parası olduğu hâlde bu parayı başka yerlere aktararak oralarda başka türlü kâr transferleri mi yapmıştır? Bunun ortaya çıkarılması şarttır.
Benim bu söylediğimi şu ana kadar kamuoyunda dile getiren olmamıştır. Buradan biz bunu açıkça ifade ediyoruz. Şayet böyle bir üçkâğıtçılık, böyle bir düzenbazlık varsa o zaman o şirket ve o şirketin sahipleri hakkında mutlaka ama mutlaka cezai işlemler uygulanmalı. Soruşturmalar açılarak hak ettikleri cezayla karşı karşıya bırakılmaları gerekiyor.
Bir de diyelim ki ikinci ihtimal, yani kazanamadığı için, zarar ettiği için maaşları ödeyememektedir. Bu da kabul edilebilir bir durum değildir. Çünkü işçi çalışmıştır, alın teri akıtmıştır ve evine ekmeğini götürmek zorundadır. O zaman da devlet bir fon oluşturmalıdır. Tıpkı işsizlik fonu oluşturduğu gibi. Ve bütün bu çalışan firmalardan, ocaklardan, fabrikalardan, her neyse, işsizlik fonu gibi bir fon oluşturmalıdır ve gerçekten ödeme zorluğu çeken ve işçilerinin maaşlarını zamanında ödeyemeyen yerlere ya da kurumlara bu fondan para aktarılmalı, geçici de olsa; ve mutlaka işçilerin aylıklarını, ücretlerini zamanında almaları sağlanmalıdır. Devlet, hükûmet bunu seyredemez. Bu bize en son bir ders olmalıdır ve bu hususa mutlaka ama mutlaka kalıcı bir çözüm getirilmelidir.

1 MAYIS KUTLAMASI
Kıymetli kardeşlerim, buradan bir kere daha birliğimize, beraberliğimize, bölgemizde ve dünyada yaşanan savaşların, sömürünün son bulmasına, tüm işçilerimizin problemlerinin çözümüne ve daha müreffeh bir geleceğe vesile olması dileklerimle tüm çalışanlarımızın, işçilerimizin ve aziz milletimizin 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü'nü kutluyor, tüm işçilerimizi şahsım ve camiam adına sevgiyle, saygıyla ve muhabbetle selamlıyorum.
İSRAİL’İN LÜBNAN TEHDİDİ VE İSLAM ÜLKELERİNE ÇAĞRI
Değerli basın mensupları, kıymetli arkadaşlar; dün basında Siyonist İsrail'in Savunma Bakanı Katz'ın terörist İsrail ordusuna, Lübnan'ın güneyinde işgal altında tuttukları bölgelerde, Gazze Şeridi'nde yaptıkları yıkımın benzerini gerçekleştirme talimatı verdikleri yönünde açıklaması yer aldı. Kabul edilebilir bir durum değildir.
Maalesef başta İslam ülkeleri olmak üzere Gazze'deki soykırımı ve yıkımı dünya seyretmiştir. Yüz binden fazla masum çocuk, kadın, yaşlı, genç, sivil hayatını kaybetmiştir. Gazze yerle bir edilmiştir. Bugün benzer bir durum Lübnan'ın güneyiyle ilgili söz konusudur. Gazze'ye seyirci kalan İslam ülkeleri bugün Lübnan'a da seyirci kalırlarsa yarın sıranın Suriye'ye, Ürdün'e, oradan Suudi Arabistan'a, oradan diğer İslam ülkelerine geleceğinden hiç şüphe etmesinler. Onun için Gazze'de seslerini çıkartamadılar ama en azından Lübnan'da bir haykırışa geçmeleri gerekmektedir. Yoksa İsrail birer birer Orta Doğu coğrafyasındaki tüm İslam ülkelerini yerle bir edecek; elinden gelse bu coğrafyada bir tane dahi Müslüman ya da Siyonist olmayan kimseyi bırakmayacaktır.
Onun için dün gerçekleştirilemeyen birlik, beraberlik, dayanışma ve İsrail'e karşı oluşturulacak güçlü bir ittifak bugün mutlaka ama mutlaka yerine getirilmelidir. Bunun da öncülüğünü İslam İşbirliği Teşkilatı yapmalıdır. Buraya Arap olan Müslüman ülkelerin yanı sıra Arap olmayan İslam ülkeleri de dâhil edilmelidir. Hatta Müslüman olmayan ve İspanya gibi İsrail'in bu katliamlarına, bu soykırımına İslam ülkelerinden daha fazla karşı ses çıkaran İspanya ve benzer ülkeler de dâhil edilmelidir. Çünkü bu terörist ve soykırımcı İsrail durdurulmadığı sürece bölgemizde kan da, gözyaşı da, işgal de, savaş da sona ermeyecektir. Bölgemizde işgalin, kanın ve gözyaşının sona ermesinin bir tek çaresi vardır. O da İsrail'in ve onun başındaki soykırımcı katil Netanyahu ve kabinesinin durdurulmasıdır.

AVRUPA BİRLİĞİ VE TÜRKİYE’NİN TECRÜBESİ
Değerli kardeşlerim, kıymetli basın mensupları; Türkiye onlarca yıldır Avrupa Birliği'nin kapısındadır. Avrupa Birliği'ne girme adına pek çok tavizler verilmiştir. Gümrük Birliği Antlaşması bunlardan bir tanesidir. Kopenhag Kriterleri bunlardan bir tanesidir. İkiz Yasalar bunlardan bir tanesidir. Terörist başı, İmralı canisi, bebek katili Abdullah Öcalan, Avrupa Birliği'ne verilen tavizler yüzünden idamdan kurtulmuştur. Ve terörle mücadelede biz kırk yıla yakındır bir mücadele vermişsek, pek çok kayıplar yaşamışsak bunun sebebi de yine Avrupa Birliği'ne dâhil olma adına attığımız, istemeye istemeye çoğu dönemde attığımız adımlar sebep olmuştur.
Avrupa Birliği her zaman Türkiye'nin düşmanlarının yanında yer almıştır. PKK'nın yanında yer almıştır. PKK'ya kucak açmıştır. Hâlâ bugün pek çok Avrupa ülkesinde PKK büroları vardır. PKK suçluları, terör suçluları, DHKP-C suçluları, Türkiye'de polisimizi, askerimizi, savcımızı katledenler Avrupa'ya kaçarak canlarını kurtarmışlardır. Ve orada, şu anda bile, ellerini, kollarını sallayarak hayatlarına devam etmektedirler. Diğer ülkelerle bizim ihtilaflarımızda da Avrupa Birliği her zaman bizim karşımızda olanların yanında yer almıştır.
FRANSA, YUNANİSTAN VE TARİHÎ HATIRLATMA
İşte en son Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un Atina'dan yaptığı açıklamalar bunun son örneğidir. Macron açıkça Türkiye ile Yunanistan arasında oluşacak bir ihtilafta, hatta bir savaşta direkt Yunanistan'ın yanında olacaklarını açıklamıştır. Pazar günü Kocaeli Kongresi'nde yaptığımız konuşmada bunu daha kapsamlı bir şekilde değerlendirmiştik. Ama buradan da bir iki cümle söylememiz gerekirse Yunanistan, eğer Macron'un ya da İsrail'in ya da başka bir Batılı gücün tazyikiyle, şımartmasıyla, desteğini alacağını umarak Türkiye'ye saldırmaya kalkarsa Kurtuluş Savaşı'nda olduğu gibi sonu Ege Denizi'nde boğulmak olacaktır.
Bir kere Yunanlı siyasetçilerin ve yöneticilerin bunu bilmesi gerekir. Tarihe baksınlar. Hiçbir Avrupa ülkesi, Batılı ülke müttefikine sonuna kadar sahip çıkmamıştır. Sahip çıktıkları nokta kendi çıkarlarıyla sınırlı olmuştur. Kendi çıkarları ortadan kalktığında ya da kendi çıkarlarını aldıkları andan itibaren hiçbir müttefiklerine sahip çıkmamışlar, yüzüstü bırakıp gitmişlerdir. Yunanistan bunu 1920'de, 21'de yaşamıştır. Aradan yüz yıl geçtiği için herhâlde bunu hatırlamakta zorluk çekmektedirler. Büyük bir hafıza kaybı yaşamaktadırlar. Onun için bizim onlara tavsiyemiz, başlarını iki ellerinin arasına alsınlar, hafızalarını bir zorlasınlar. 1920'de, 21'de ne başlarına gelmiş? Kimin kışkırtmasıyla Anadolu topraklarına çıkmışlar? Sonra sonucu ne olmuş? Bunu bir düşünsünler ve ona göre hareket etsinler, diyoruz.
AB KOMİSYON BAŞKANI’NIN AÇIKLAMASI
Türkiye'ye karşı dönem dönem ılımlı açıklamalar da yapan, hatta ülkemizi ziyaret eden, Cumhurbaşkanımızla da, Dışişleri Bakanımızla da, diğer yetkililerimizle olumlu görüşmeler yapan ve Türkiye'ye karşı olumlu diye lanse edilen Avrupa Birliği Komisyon Başkanı von der Leyen, Almanya'nın Hamburg şehrinde Zeit gazetesinin seksenci yıl etkinliğinde yaptığı açıklamada AB'nin genişlemesini desteklediğini belirtiyor ve şu ifadeleri kullanıyor: "Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmalıyız ki Rus, Türk veya Çin etkisine girmesin. Daha büyük jeopolitik düşünmeliyiz." diyor.
Yani Türkiye'yi, onlarca yıldır Avrupa Birliği'yle ilişkileri olan, Avrupa Birliği üyelik başvurusu dönem dönem kabul noktasına yaklaşan aday bir ülkeyle Çin'i ve Rusya'yı bir tutarak aynı terazinin aynı kefesine koyarak bir değerlendirme gerçekleştiriyor. Daha önce de ifade ettik, söyledik. Avrupa Birliği, ta rahmetli şehit liderimiz Muhsin Başkanımızın sözüdür, bizim için bir hayaldir. Bir hayal tünelidir. Bir çıkmaz sokaktır. Onun için orada boşu boşuna beklemeye gerek yoktur.

TÜRKİYE’NİN YÖNÜ VE JEOPOLİTİK DEĞERLENDİRME
Türkiye, evet, Avrupa ülkeleriyle her anlamda iyi ilişkiler geliştirmelidir; ekonomide, ticarette, siyasette, her alanda. Çünkü bizim öncelikli olarak Avrupa'da yaşayan dört beş milyon civarında vatandaşımız vardır. Yine Avrupa Birliği üyesi ülkeler içerisinde olan, o ülkenin asli vatandaşları olan Türkler vardır; Bulgaristan'da olduğu gibi, Kosova'da, Karadağ'da, Makedonya'da, Yunanistan'da olduğu gibi. Onun için biz onları da düşünerek ve elbette ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ndeki seksen beş milyonu ve bütün Türk dünyasını düşünerek söz söylemeli ve adım atmalıyız. Bütün bunların farkındayız. Bütün bunların idrakindeyiz.
Şimdi genişleme sürecinde bu üç ülkenin isminin aynı cümle içinde kurulması, hem de bunun Avrupa Birliği Komisyon Başkanı tarafından dile getirilmesi asla bir tesadüf olamaz. Bu açık bir niyet ilanıdır. Bu tam da Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye bakışını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Ne kadar iyi niyetli olursak olalım, onlar Türkiye'yi Çin'den ve de Rusya'dan farklı bir konumda değerlendirmemektedirler. Bizimle yaptıkları en büyük anlaşma Gümrük Birliği Anlaşması'dır ve bu da kendi ekonomileri için adeta bir can damarıdır. Kendilerinin hayrına olmayan hiçbir anlaşmayı bugüne kadar imzalamamışlar. Hatta imzaladıkları anlaşmaları da yürürlüğe koymamışlardır.
TARİH, GÜVENLİK VE STRATEJİK YÖNELİM
Onun için bizim Türk milleti olarak yapacağımız çok açık ve nettir. Tarih bize yolumuzu göstermektedir. Tarihi iyi okuyabilirsek, tarihten iyi ders alabilirsek yönümüzü ve istikametimizi o kadar doğru tayin edebiliriz. Rusya-Çin ittifakı bizi istediğimiz noktaya götürmez. Çünkü biz tarihte en büyük savaşları bu iki ülkeye karşı vermişizdir. Türk topraklarına en çok bu iki ülke saldırmıştır. Doğu Türkistan hâlâ Çin'in işgali altındadır. Kırım Rusya'nın işgali altındadır. Kafkaslar Rusya'nın işgali altındadır. Türk Cumhuriyetlerinin önemli bir kısmı hâlâ Rusya'nın emperyalist işgali altındadır. Bütün bunlar ortadadır. Bütün bunları görerek ve tarihten ders alarak hareket etmek zorundayız.
Avrupa'dan da bize uzun vadeli bir hayır gelmez. Çünkü Avrupa Türkiye'yi ve Türkleri nasıl hatırlamaktadır? Viyana önlerindeki Osmanlı olarak hatırlamaktadır. Gün geri gelecekler korkusuyla yaşamaktadır. Onun için o korku asla onları Türklere dost yapmaz ve yapmamıştır. Türkiye'yi asla içlerine almamışlardır ve almayacaklardır.
TÜRKİYE’NİN YAPMASI GEREKENLER
Onun için bizim yapmamız gereken nedir? Bizim yapmamız gereken kendi savunma sanayisindeki gelişmelerimizi hızlı bir şekilde tamamlamamız olacaktır. Ekonomimizdeki açıkları kapatarak ekonomimizi güçlendirmek olacaktır. Gıda, tarım ve hayvancılık başta olmak üzere üretimi artırmamız olacaktır. Kendi ilacımızı kendi yapar, kendi aşımızı kendi yapar bir ülke hâline gelmemiz bizi kurtaracaktır. Ve en önemlisi, kendi uçaklarımız semaya çıktığı zaman biz daha güvende olacağız. Balistik füzelerimizin menzili dört beş bin kilometreyi bulduğu zaman biz daha kendimizi güvende hissedeceğiz. Hele o füzelerimizin bazılarının başına nükleer başlık taktığımız anda işte Türkiye'nin büyüklüğü ve caydırıcılığı bütün dünyada kabul edilebilir bir noktaya gelecek. Bizim yapmamız gereken budur.
Ve elbette ki bunun yanında kardeş, dost ve soydaş ülkelerle ilişkilerimizi geliştireceğiz. Başta Azerbaycan, Türk Devletleri Teşkilatı Birliği üyesi ülkeler, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve diğer dost ülkeler. Bunlarla ilişkilerimizi geliştireceğiz. Pakistan'la çok iyi olan ilişkilerimizi daha üst noktaya taşıyacağız. Mısır'la ve elbette ki coğrafyamızdaki tüm kardeş ülkelerle. Ama ana eksenin neresi olduğunu biliyoruz: Türkiye, Azerbaycan ve Pakistan. Bunun yanına elbette ki başka Türk ve kardeş ülkeler de eklenmeli ve güçlü bir ekonomik ve askerî bir pakt oluşturulmalıdır.
Türkiye ancak buna güvenebilir. Yoksa ne Avrupa Birliği'nin üyeliğine ya da dostluğuna, ne Amerika'nın müttefikliğine, ne Rusya'ya ya da Çin'le iş birliğinin Türkiye'nin güvenebileceği anlaşmalar olmayacaktır. Çünkü biz geçmişte neler yaşadığımızı biliyoruz ve onları asla unutmadan yolumuza devam etmek zorundayız.

TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÜRECİ VE TEPKİLER
Kıymetli kardeşlerim, değerli vatandaşlarım; hemen bir iki cümleyle toplantımızı nihayete erdireceğim. Bir terörsüz Türkiye süreci vardı, biliyorsunuz. Nasıl başlamıştı? Pazarlıksız, müzakeresiz, şartsız; PKK tüm unsurlarıyla içeride, dışarıda silah bırakacak ve tüm unsur ve uzantılarıyla da kendini feshedecekti. Bir yıldan fazla bir süreç geçti. Mecliste bir komisyon kuruldu. Aylarca çalıştı. Bir rapor hazırladı. Ve geldiğimiz noktada ne PKK silah bıraktı ne unsurlarını feshetti. Ama bütün bunlara rağmen PKK sözcüleri, sanki PKK silahlarını bıraktı, kendini feshetti gibi bir algı oluşturarak devlete, hükûmete, Meclise baskı yapıyorlar.
Ne diyorlar? En son ne diyor? Bakın, iktidar diyor, bunu DEM Parti'nin kadın olan eş başkanı söylüyor, "İktidar aksak, ürkek ve oyalayıcı bir tutum içinde." diyor. Şimdi bir kere sormak lazım. Bu PKK sözcüsüne sormak lazım. Bu İmralı canisinin sözcüsüne sormak lazım. PKK silah mı bıraktı da kendini feshetti de devlet gereğini yapmadı ya da hükûmet gereğini yapmadı? Ortada ne fesih var ne silah bırakma var. Bir kere pazarlık yok. Şart yok, müzakere yok. Ne istiyorsunuz kardeşim? Kardeşim lafım gelişi. Onlar bizim asla kardeşimiz değil. Siz ne istiyorsunuz be ey hainler? Ne istiyorsunuz? Çıkın. Çıkın. Çıkın, şöyle bir yüreğiniz varsa şöyle bir madde madde, üç beş madde bir söyleyin. Biz şunu istiyoruz, deyin. Karnınızdan konuşmayın. "Yasal adımlar atılsın. Demokratik dönüşüm sağlansın." Bunlar afaki sözler. Üstü kapalı cümleler. Ne istiyorsun? Devletin adı mı değişsin istiyorsun? Devletin dili mi değişsin istiyorsun? Ortaklık mı istiyorsun? Federasyon mu istiyorsun? Ne istiyorsun? Çık. Eğer yüreğin varsa çık söyle. Biz de sana en kavisinden cevabını verelim. Çık söyle.
Tabii buna yüreğiniz yetmiyor. Bir taraftan PKK'nın sözcülüğünü yapacaksınız ama bir taraftan da Türkiye'nin size sağladığı konfordan vazgeçemiyorsunuz. Güzel maaşlar, resmî plakalı araçlar, her istediğiniz yerde seyahatler, çocuklarınızın yurt dışı eğitimleri, en güzel malikâneler... Bunlardan vazgeçemiyorsunuz. Dokunulmazlıklar, siyah pasaportlar, diplomatik pasaportlar, VIP'ler... Bunlardan vazgeçemiyorsunuz. Bunlardan vazgeçemediğiniz için böyle açıkça konuşamıyorsunuz. Hadi açıkça konuşun. Kapalı hainlik etmeyin, açık açık. Ne istiyorsan açık konuş.
ABA ALTINDAN SOPA VE DEVLETE TEHDİT
Şimdi devam ediyor. Aba altından sopa gösteriyor güya. Diyor ki, yine iktidara soruyoruz: "Orta Doğu'da istikrarsızlığı derinleştirmek isteyen güçler bekleme hâlinizden memnun." Bunu görüyor musunuz, diyor. Yani siz bunları yapmazsanız yarın biz onlarla birlikte, yani İsrail'le, ABD'yle birlikte hareket edebiliriz diye aba altından sopa gösteriyor.
Ya zaten kırk yıldır onların uşaklığını, köpekliğini yapıyorsunuz. Dolayısıyla da yarın işleri bittiğinde onlar da sizi bir paçavra gibi kenara atacaklar. O zaman yine sığınacağınız yer neresi olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin şefkatli kolları ve ay yıldızlı al bayrağın gölgesi olacak. Bugün sözde Nevruz kutlamalarında ya da başka eylemlerde elinize almaktan imtina ettiğiniz, reddettiğiniz o ay yıldızlı al bayrağın gölgesine sığınacaksınız. Bin yıldır onun gölgesinde yaşıyorsunuz ama ihanet ediyorsunuz. Çünkü hainsiniz.
Siz aslında Kürt de değilsiniz. Siz bu milletten değilsiniz. Kürt, bu milletin asli unsurudur. Tıpkı Türkmen gibi, tıpkı Arap gibi, tıpkı Arnavut gibi, tıpkı Boşnak gibi, tıpkı Alevi gibi, tıpkı Sünni gibi. Siz bunların hiçbirisi değilsiniz. Siz hainsiniz. Onun için hainlerle müzakere olmaz. Pazarlık olmaz. Onların şartları asla dikkate alınmaz. Ve inanıyorum ki olmayacaktır ve alınmayacaktır ve PKK nasıl içeride ezilmişse dışarıda da ezilerek yok edilecektir.
ABD-İRAN MÜZAKERELERİ VE BÖLGESEL GERİLİM
Kıymetli kardeşlerim; ABD ve İran arasındaki müzakereler... Elbette ki hepimizin isteği bunların bir kalıcı barışa dönüşmesi. Ama İsrail'in hiçbir ateşkese uymaması, hâlâ saldırgan bir tutum içerisinde olması, Lübnan'a saldırmaya devam etmesi, ABD Başkanının her gün farklı bir açıklama yapması, bir açıklamasının bir sonraki açıklamasının tam tezatı olması; bütün bunlar maalesef savaşta kalıcı bir ateşkesin ya da savaşın sona ermesi noktasında bize ümit vermiyor.
Ama diğer taraftan şunu da gözlemliyoruz. Amerika yoruldu. Amerika kamuoyu ve basını Trump'ı ciddi şekilde sorguluyor ve eleştiriyor. Bu savaşın, İran'a saldırının yanlışlığı üzerinden sorguluyor. ABD'nin Netanyahu'nun hizmetkârına dönüşmesini sorguluyor. Ve kamuoyunda, kamuoyu desteğinin Trump'a giderek azaldığı ortaya çıkıyor. Bütün bunlar tabii ki gerçekte bir iş adamı olan Trump'ı da farklı davranmaya ya da farklı açıklamalar yapmaya sevk ediyor.
Burada sadece İsrail, ABD ya da İran bedel ödemedi. Başta bölge ülkeleri, bizler olmak üzere tüm dünya bir bedel ödedi. Özellikle ekonomik anlamda. Dolayısıyla bütün dünyanın, bu ekonomik bedeli ödeyen tüm dünya ülkelerinin ABD'ye gerçek bir tavır koyarak bu savaşı durdurmaları ve kalıcı bir barışı sağlama noktasında baskı yapmalarının bir sonuç doğuracağına inanıyoruz. Birleşmiş Milletler eliyle bunu yapabilirler ama maalesef orada, biliyorsunuz, veto hakkı olan beş ülkeden birisi de ABD olduğu için bunun olması mümkün gözükmüyor.

AİLE, ÇOCUKLAR VE DİJİTAL TEHDİTLER
Kıymetli kardeşlerim, değerli vatandaşlarım; her toplantıda söylemeye devam edeceğiz. Çocuklarımız bizim geleceğimiz, aile kurumumuz bizim olmazsa olmazımızdır. Onun için çocuklarımızı asla dijital platformlara kaptırmayacağız. Çocuklarımızın gerçek hayattan kopmasına müsaade etmeyeceğiz. Çocuklarımızı; önceliğini aileye, okullarımıza, kültüre, edebiyata, sinemaya, sanata, okumaya ve spora yönlendireceğiz. Çocuklarımızı takip edeceğiz. Elbette onları sıkboğaz etme anlamında söylemiyorum. Onları geleceğe hazırlama adına bunu yapmakla mükellefiz.
Ve aile kurumumuz, aile olmadan bir toplumun asla düzgün inşa edilemeyeceğini, bir milletin oluşamayacağını, bir devletin var olamayacağını da asla aklımızdan çıkarmayacağız. Onun için kim ne derse desin ahlaksızlığa karşı mücadele edeceğiz. İnançlarımıza karşı savaş açanlara ya da onları yozlaştırmaya çalışanlara karşı mücadele edeceğiz. Kimliğimize saldıranlara karşı mücadele edeceğiz. Okullarımızı, ailelerimizi, toplumumuzu her türlü kötülükten koruyacağız.
TELEVİZYON PROGRAMLARI VE KURUMLARA ÇAĞRI
Bu televizyonlardaki sabah kuşağı programları, bu aile hayatımızı ve inancımızı dumura uğratan diziler, programlar kaldırılıncaya kadar mücadelemizi sürdüreceğiz. Bir kere daha söylüyorum. Devletimizi yönetenlere, hükûmet edenlere, RTÜK'e, ilgili bütün kurumlara söylüyorum: Bir televizyon kanalı daha çok reklam parası alacak ve yayın hayatına devam edecek diye biz aile hayatımızı onlara feda mı edeceğiz? Biz çocuklarımızı, geleceğimizi onlara feda mı edeceğiz?
Terazinin iki kefesine; birisine aile hayatı, çocuklarımız, geleceğimiz, inançlarımız, değerlerimiz koyalım. Birine de bir kanalın ya da birkaç kanalın reklam gelirini koyalım. Kim ki o reklam gelirini tercih ediyorsa o vatan hainidir, o inançlarımızın ve kimliğimizin düşmanıdır ve öncelikle de o yok edilmelidir. Birkaç televizyon reklam gelirini kaybedecek diye bu uygulamalara hâlâ göz yumuluyorsa yazıklar olsun, diyoruz. Başka da hiçbir şey söylemiyoruz.
Evet, kıymetli kardeşlerim; bu duygu ve düşüncelerle başta kıymetli basın mensuplarımızı, siz değerli misafirlerimizi, bizleri takip eden kıymetli dava arkadaşlarımı ve aziz vatandaşlarımı bir kez daha sevgiyle, saygıyla, hürmetle ve muhabbetle selamlıyorum. Cümlenizi Cenab-ı Hakk'a emanet ediyorum. Sağ olun, var olun, Allah'a emanet olun.
Genel Başkanımız Sayın Mustafa Destici, Kocaeli İl Kongremizde konuştu
ÖNCEKİ HABER
Sanatçı Ömer Kurt Büyük Birlik Partisi’ne katıldı