Kıymetli basın mensupları, değerli belediye meclis üyelerimiz, belediye başkanlarımız, il başkanlarımız, kıymetli dava arkadaşlarım; bizleri sosyal medya hesaplarından ya da televizyon ekranlarından takip eden kıymetli kardeşlerim, kıymetli vatandaşlarım; öncelikle cümlenizi sevgiyle, saygıyla, hürmetle ve muhabbetle selamlıyorum. Yerel yönetimler eğitim toplantımıza, belediye meclis üyelerimiz, belediye başkanlarımız... Hoş geldiniz, şeref verdiniz diyorum.
Burada sizlerle birlikte olmaktan, Büyük Birlik Partimizin belediyelerinin seçildiği günden bugüne kadar ortaya koymuş olduğu üstün gayretli çalışmalardan ve başarılardan da elbette bahsedeceğiz. Bunun yanı sıra yedi bölge teşkilat mensuplarımızla, Başkanlık Divanımız ve Merkez Karar Yönetim Kurulu üyelerimizle birlikte gerçekleştirmiş olduğumuz eğitim toplantımızın bu dönem kapsamındaki sonuncusunu da bugün, burada katılan belediye başkanlarımız ve belediye meclis üyelerimizle birlikte yapacağız. Elbette ki eğitim toplantılarımız devam edecek; ancak bu kapsamda ve bu döneme mahsus toplantıların sonuncusunu bugün gerçekleştirmiş olacağız. Bugüne kadarki toplantılarımıza katılım gösteren bütün dava arkadaşlarıma, organize eden yöneticilerimize ve burada ders veren hocamıza, hocalarımıza da sizlerin huzurunda bir kere daha teşekkür ediyorum.
İLKELİ BELEDİYECİLİK
Kıymetli kardeşlerim, kıymetli vatandaşlarım, değerli yöneticilerimiz; 2024 yerel seçimlerine giderken Büyük Birlik Partisi olarak “İlkeli Belediyecilik” başlığı altında “Birlikte kazanacağız ve birlikte yöneteceğiz.” demiştik. Bunun yanında bir slogan daha kullandık: “İşimiz Türkiye, gücümüz Türkiye.” Ve Allah’a hamdolsun, seçimlerden bugüne kadar yirmi bir aylık süreci geride bıraktık; bu süreçte bütün belediye başkanlarımız yönetimleriyle, belediye meclis üyelerimizle ve teşkilatımızla birlikte hem yüz ağartıcı bir belediyecilik örneği ortaya koydular hem de beş yıl için vadettikleri projelerin neredeyse tamamına yakınını bu iki yıllık süre içinde gerçekleştirme başarısı gösterdiler. Bu nedenle belediye başkanlarımızı, yönetimlerini ve belediye meclis üyelerimizi sizlerin ve bütün Türkiye’nin huzurunda bir kere daha tebrik ediyor, teşekkür ediyorum; sağ olsunlar, var olsunlar diyorum.
Kıymetli dava arkadaşlarım, kıymetli kardeşlerim; katılımcı, şeffaf ve birlikte yerel yönetim demiştik, bunu bütün belediyelerimiz şu anda tam anlamıyla uyguluyor. Adil, eşitlikçi bir yerel yönetim demiştik, bunu da uyguluyorlar. Hamdolsun bugüne kadar hiçbir belediyemizden “Burada ayrımcılık yapılıyor.” diye bir şikâyet gelmedi; “Gizli kapaklı işler çevriliyor.” ya da “Yolsuzluk yapılıyor.” diye bir şikâyet gelmedi. Elhamdülillah hep yüzümüzü ağarttılar; çözüm odaklı belediyecilik dedik, belediyelerimiz de geldikleri günden bugüne kadar hep çözüm ürettiler.
Bir kısım belediyelerimizi ağır borç yükü altında devraldık; ancak bu yirmi bir aylık, kısa denecek sürede Allah’a hamdolsun belediyeleri borç batağından önemli ölçüde kurtarıp tekeri döndürerek işler hâle getirdiler. Bugüne kadar yapılmayan, acil hizmetlerin neredeyse tamamı gerçekleştirildi; diğerleri de beş yıllık süreye yayılarak programa dâhil edildi ve belli bir zaman planı içinde yapılacak şekilde takvime bağlandı.
Geleceğin şehirleri dedik; depreme dayanıklılık başta olmak üzere su probleminin çözülmesine odaklandık. Bugün Türkiye’nin pek çok bölgesinde içme suyunda da sulama suyunda da ciddi problem var; ancak Allah’a hamdolsun Büyük Birlik belediyelerimiz bu konuda tedbirli davrandı. Sivas Belediyemiz örneğinde; belediyeyi devraldığımızda su problemi had safhaya çıkmış, uzun kesintiler yaşanıyordu; bugün SCADA sisteminin devreye girmesi, eskiyen büyük boruların değiştirilmesi ve hatların yenilenmesiyle kayıp-kaçak oranı yüzde kırklardan yüzde yirmiler seviyesine düşürüldü. Böylece hem büyük tasarruf sağlandı hem de Sivas’ımız susuzluktan önemli ölçüde kurtuldu.
Geçtiğimiz hafta Sivas’taydık; il başkanımız, kıymetli ağabeyimiz, parti kurucumuz, üç dönem Kangal Belediye Başkanlığımızı yapan Ahmet Polat ağabeyi kaybetmiştik; bir kez daha rahmetle ve minnetle yâd ediyorum. Ruhu şad olsun, mekânı cennet olsun; hepimizin başı sağ olsun, Allah rahmet eylesin. O vesileyle gittiğimizde Sivas’ta iki gün aralıksız kar yağdı; bereket oldu elhamdülillah. İnşallah bu yağışlara yenileri de eklenince ve biraz önce bahsettiğim çalışmalarla birlikte Allah’a hamdolsun ki Sivas’ta su meselesi ortadan kalktı; ancak “Ortadan kalktı.” diye çalışmaları durduracak değiliz, elbette bütün çalışmaları yapacağız.
Devletimizle, ilgili bakanlıklarımızla ve Cumhurbaşkanlığıyla birlikte hareket ederek Sivas başta olmak üzere bütün belediyelerimize belli başlı hizmetlerin gelmesi için iş birliğini ve güç birliğini sürdürüyoruz. Bu anlamda bize güç veren, destek veren, iş birliği yapan bütün kurumlarımıza, ilgili bakanlarımıza ve desteğini esirgemeyen Cumhurbaşkanımıza da sizlerin huzurunda teşekkür ediyorum; sağ olsunlar, var olsunlar diyorum.
İlçe belediyelerimiz, belde belediyelerimiz bu anlamda üzerlerine düşeni ziyadesiyle yerine getirdi; hepsi bir başarı hikâyesi yazıyor. Hepsini bir kez daha kutluyor, tebrik ediyorum.
ÇİN’LE TİCARET İLİŞKİLERİ
Ekosisteme duyarlı belediyecilik dedik, sahada uyguluyoruz. Tarım ve hayvancılığı destekleyen belediyecilik dedik, bunu da uyguluyoruz; çünkü gıda olmadan hayatımızı devam ettirmemiz mümkün değil. Daha önce de defalarca söyledik; özellikle şu dört şeyi mutlaka kendiniz üretmelisiniz: Birincisi gıda, ikincisi ilaç-aşı, üçüncüsü enerji, dördüncüsü savunma sanayi. Bunlarda dışarıya bağımlı olunca sorun büyüyor; biz enerjide hâlen yüksek oranda dışa bağımlıyız ve ekonomimizin temel problemlerinden biri bu. Dış ticaret açığı ve cari açığın temel sebeplerinden biri enerji ithalatımız; bir diğeri de Çin’le yapılan ticaret. Enerjide mecburiyet var ama Çin’le olan ticarette mütekabiliyet esaslarını işletmek gerekiyor: Çin bizden beş milyarlık ürün alıyorsa, biz niye Çin’den altmış milyar dolarlık ürün alalım? Fazla alıyorsak buna göre vergilendirmeli, içerideki üreticimizi ve sanayicimizi desteklemeliyiz. Yerinde ve etkin kaynak kullanımı demiştik; bunu da gerçekleştiriyoruz. Manevi ve kültürel değerlerimize bağlılık demiştik; bunu da gerçekleştiriyoruz.
10 OCAK ÇALIŞAN GAZETECİLER GÜNÜ
Kıymetli belediye başkanlarımız, belediye meclis üyelerimiz, değerli dava arkadaşlarım; toplantımıza geçmeden önce Türkiye’nin gündeminde olan bazı hususları da sizlerle paylaşmak istiyorum. Bugün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü; bu vesileyle burada bulunan gazetecilerimiz, basın mensubu arkadaşlarımız başta olmak üzere tüm gazetecilerimizin ve basın mensuplarımızın 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nü tebrik ediyor; kendilerine başarılar, sağlık ve mutluluklar diliyorum. Görevi başında hayatını kaybeden; başta rahmetli şehit liderimiz Muhsin Başkanımızla birlikte hayatını kaybeden, şehadete yürüyen İsmail Güneş kardeşimiz olmak üzere tüm gazetecilerimizi de rahmetle ve şükranla yâd ediyorum.
Gazetecilik dışarıdan kolay, rahat, lüks ve havalı bir meslek gibi görünebilir; ama içine girdiğinizde öyle olmadığını çok rahat görürsünüz. Biz gazeteci arkadaşlarımızla adeta mesai arkadaşlığı yapıyoruz: Basın toplantısı düzenlersiniz yanınızdadırlar, seyahate gidersiniz sizi takip ederler; topluma bir şey söylemek istersiniz, sizin sesiniz, soluğunuz, nefesiniz olurlar ve mesajınızı onların aracılığıyla toplumla buluşturabilirsiniz. Bu sebeple yaşadıkları zorlukları görüyoruz; elbette her meslekte durumu iyi olanlar vardır ama basın emekçilerinin önemli bir kısmının hayatın zorluklarından olumsuz etkilendiğine şahitlik ediyoruz. Buna rağmen görevlerini büyük bir özveriyle yerine getiriyorlar; onları bir kez daha tebrik ediyorum ve basın kuruluşlarımızın, basın mensuplarımızın ve gazetecilerimizin demokrasinin de hukukun da vazgeçilmez bir unsuru olduğunu ifade ediyorum.
Bir ülkede demokrasinin ve hukukun sağlıklı, şeffaf işlemesinin en önemli unsurlarından biri basının varlığıdır; çünkü denetleyecek olan basındır. İyi yönleri de, kötü yönleri de; eksikleri de, fazlalıkları da ortaya çıkaracak olan yine basındır. Belediyeler üzerinden örneklersek; kimin iyi yönettiğini, kimin kötü yönettiğini, kimin vatandaşla buluştuğunu, kimin vatandaştan uzaklaştığını; kimin hizmet ürettiğini, kimin umursamazlık yaptığını; kimi zaman da kimin dürüst belediyecilik yaptığını, kimin soygun yaptığını nereden öğreniyoruz? Basın mensuplarımızdan ve gazetecilerimizden öğreniyoruz. Bu yüzden basın, bir kez daha söylüyorum, demokrasinin ve hukukun vazgeçilmez unsurlarındandır; bizim için de Türkiye için de vazgeçilmezdir, değerlidir, kıymetlidir. Bu duygu ve düşüncelerle tüm gazetecilerimizin ve basın mensuplarımızın 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nü bir kez daha tebrik ediyor; sağlıklı ve başarılı çalışmalar ve ömürler diliyorum.
TERÖR SORUNU
Kıymetli kardeşlerim, değerli dava arkadaşlarım, değerli vatandaşlarım; Türkiye kırk yıldır, hatta daha uzun süredir hain, kalleş bir terör örgütüyle mücadele ediyor; yerli olmayan, tamamen emperyalistlerin ve siyonistlerin maşası ve hizmetinde olan bir terör örgütüyle mücadele ediyor. Bu mücadelede hayatını kaybeden kahraman şehitlerimizi rahmetle, minnetle ve şükranla yâd ediyorum; ruhları şad, mekânları cennet olsun. Şehitlerimizin ailelerini saygıyla ve hürmetle selamlıyorum; hayatını kaybeden gazilerimizi rahmetle anıyor, hayatta olanlara da saygılarımı iletiyorum. Uzun uzun detayına girmeyeceğim; bunu defalarca anlattık, pek çoğunuz süreci biliyor; ancak geldiğimiz noktayı idrak edip konuşmak gerekiyor, buna sessiz kalamayız.
Terörün bitmesini, sonlanmasını belki de herkesten çok arzu ediyoruz; çünkü biz bu vatanın delileriyiz, bu milletin has evlatlarıyız; bu ülkenin ve milletin geçmişine de bugününe de yarınına da sahip çıkanlarız ve çıkacağız. Biz buradayız; ne olursa olsun, her şartta buradayız. Bizim ikinci bir vatandaşlığımız yok, ikinci bir ülkemiz yok; elbette kardeş, soydaş ülkelerimiz var ama bunu bu vatana sahip çıkma anlamında söylüyorum.
Karşımızda hain bir terör örgütü var; daha doğrusu arkasındaki emperyalist güçler var, esas mesele bunu görebilmek. Elhamdülillah özellikle iki bin on beşten sonra hendek hadiseleriyle başlayan süreçte yürütülen kapsamlı mücadele sonucunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti; kahraman ordusuyla, polisiyle, güvenlik güçleriyle, milletiyle ve bölge insanıyla terörü bitirdi, silahlı terörü sona erdirdi; silahlı terör örgütü Türkiye’de yenildi, yok edildi. Ancak siyasi bölücülük aktif şekilde devam etti; bizim için en büyük tehdit de bu.
Türkiye’de bir süreç başladı: Şartsız, pazarlıksız, müzakeresiz şekilde terör örgütü tüm unsurlarıyla silah bırakacak ve kendini feshedecek denildi; sadece Türkiye’de değil, Irak’taki, İran’daki, Suriye’deki ve hatta Avrupa’daki unsurların da. Maalesef bugüne kadar bunu göremedik; terör örgütü silah bırakmadı, kendini feshetmedi. Buna rağmen ne istedi? Hızla bazı yasaların ve anayasanın değiştirilmesini; Türk kimliğinin değiştirilmesini ya da “güncellenmesini”; Türkçe dışında başka bir dille eğitim yapılmasını, hatta ikinci resmî dil hâline getirilmesini; terörist başı dâhil tüm teröristlerin affa tabi tutulmasını gibi kabul edilemeyecek talepler ileri sürdüler ve bunları silah bırakmanın şartı olarak dayattılar. Ancak kendilerini feshedeceklerine dair söylendiği gibi bir açıklama yapmadılar; sonuçta silah bırakılmadı, fesih gerçekleşmedi.
Özellikle Suriye’deki yapılanma, ABD ve İsrail’in şemsiyesi altında tam destek almanın verdiği şımarıklıkla hem Suriye hükümetine hem Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne kafa tutuyor; asla ve kat’a tam bir entegrasyondan bahsetmiyor. ABD desteğiyle Suriye’nin kuzeyinde tuttukları bölgeleri terk etmek istemiyorlar; gerekirse ABD ve İsrail desteğiyle savaşmaya hazır olduklarını söylüyorlar, hatta savaşıyorlar.
En son ne oldu? Suriye hükümeti, 10 Mart mutabakatına ve yapılan anlaşmaya uymamaları, saldırganlığı sürdürmeleri nedeniyle Halep’te YPG’nin, yani PKK’nın kontrolünde bulunan mahallelere operasyon düzenledi. Bu sabah itibarıyla Suriye ordusu, Halep’in Şeyh Maksud Mahallesi’ndeki güvenlik operasyonlarının tamamlandığını duyurdu; böylece Halep’teki son mahalle de YPG’lilerden kurtarıldı ve Suriye ordusu Halep’in YPG’den tamamen temizlendiğini açıkladı.
Bu süreçte Türkiye’den de açıklamalar geldi: Dışişleri Bakanımız Sayın Hakan Fidan’ın, Türkiye adına kararlı ve yerinde açıklamaları oldu; “Mart mutabakatına uymazsa SDG ya da YPG, yani aslında PKK, başına geleceklere katlanır; Türkiye buna müsaade etmez.” dedi. Sonrasında da “SDG laftan anlamıyor, anlayacağa da benzemiyor; ancak silahla belli bir noktaya getirilebilir.” diyerek tabiri caizse kitabın ortasından konuştu. Millî Savunma Bakanlığımız da “Suriye hükümetinden talep gelirse destek vermeye hazırız.” dedi.
Bunun üzerine DEM Parti üzerinden ne yaptılar? Meclis Genel Kurulunda protesto eylemi yaptılar. Şu utanmazlığa bakar mısınız: Güya Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin partisiler; milletvekili maaşını Türkiye’den alıyorlar, kimliği ve pasaportu Türkiye Cumhuriyeti Devleti; evi barkı, kazancı burada ama Suriye PKK’sını savunuyorlar. Sadece savunmakla kalmıyor; Savunma Bakanı ve Dışişleri Bakanı açıklamalarını eleştirip “Türkiye böyle devam ederse bunun içeriğe de yansımaları olur.” diyerek Diyarbakır’daki eylemi kastederek Türkiye’ye sopa göstermeye kalkıyorlar; bu, hadsizliktir.
Halep örneği verirken kullandığı sözlere bakın; DEM Parti eş başkanı Bakırhan, Halep’in “çok kimlikli, çok inançlı” yapısına vurgu yapıp tırnak içinde Kürtlerin, Arapların, Alevilerin, Dürzilerin ve diğer halkların barış umudunun ağır darbe aldığını söylüyor. Peki Türkmenler nerede? Halep daha yüz sene öncesine kadar neredeyse tamamı Türk, Türkmen olan bir şehirdi; senin adın bile okunmuyordu. Bunu, asıl etnikçiliği ve kavmiyetçiliği yapanların kendileri olduğunu göstermek için söylüyorum; yoksa biz etnikçilik yapmıyoruz.
Bir de Türkiye’nin Orta Doğu siyasetini “anti Kürt” bir çizgi üzerine kurduğunu iddia ediyor ve bunun Türkiye’ye fayda sağlamayacağını söyleyerek yine Türkiye’ye üstü kapalı tehdit savuruyor. Hâlbuki Türkiye siyasetini anti terör üzerine kurdu; Türkiye onun iftira ettiği gibi olsaydı, Saddam Hüseyin bölgedeki Kürt kardeşlerimizi kimyasal gazlarla soykırıma uğratmaya çalıştığında niye sahip çıktı o zaman?
Kimse sahip çıkmadı, Türkiye sahip çıktı. IŞİD aynalı araba Kobani’ye saldırdığında oradaki bütün vatandaşlar nereye sığındı? Suruç’taki Türk Kızılayı’nın kurduğu Çadırkent’e sığındı. Tamamı Kürt, silme. Ben gittim, onların hepsini ziyaret ettim o dönemde. İki bin on dört yılında. E şimdi Esed döneminde kimlikleri yoktu. Türkiye’nin baskısıyla kimlik verildi, vatandaş oldular. Ve Türkiye, Suriye’ye yönelik terör örgütlerine yönelik operasyonlarında da bir tane sivili Kürt diye öldürdü mü? Yok. Ne Kürt, ne Arap, ne Türkmen, ne Nusayri, ne efendim işte Ezidi, ne Maruni diye, ne Dürzü diye kimseyi ayırt etmedi. Türkiye böyle bir millet. Çünkü bu saydığımız etnik grupların ya da mezhebi anlayışların ya da farklı inanç toplulukları, bizim devletimiz olan Osmanlı Devleti’nin idaresi altında altı yüz seneden fazla bir süre birlikte yaşadılar. Aynı devletin vatandaşı olarak yaşadılar. Dolayısıyla biz böyle bir anlayışa, böyle bir kültüre ve böyle bir anlayışa sahibiz. Sizin gibi etnik kafacı değiliz. Sizin gibi siyasi bölücü hiç olmadık. Sizin gibi terör örgütlerinin arkasına saklanmadık ve asla ve kat’a emperyalistlerin uşağı noktasına gelmedik. Onların aparatı ve maşası da olmadık. Bundan sonra da olmayacağız. Onların maşası olan ve kırk yıldır bu devlete, bu millete kan kusturan terör örgütünün de Allah’ın inayetiyle kökünü kazıdık ve tamamen kazıyacağız. Bunlar şimdi gerçek yüzlerini göstermeye başladılar, kardeşlerim.
Değerli dava arkadaşlarım. Bunların niyeti asla barış değil. Bunların niyeti asla kardeşlik değil. Bakın en son Şanlıurfa kongremizi yaptık. Bölgedeydik. Daha sonra, ondan önce Adıyaman kongremizi yaptık. Ondan önce Mardin kongremizi yaptık. İşte yakında Diyarbakır kongremizi, Şırnak kongremizi gerçekleştireceğiz. O bölgelerden başlıyorum. Bütün Türkiye’nin bütün bölgelerinde yapıyoruz. İşte yarın da Çanakkale kongremiz var. Ama şunu gördük oradaki yaptığımız ziyaretlerde. Çünkü sadece birileri gibi kongre salonuna girip çıkmıyoruz. Halka gidiyoruz, vatandaşa gidiyoruz, esnafı geziyoruz. Neden? Çünkü bizim alnımız ak, yüzümüz pak. Bizim vatandaşımıza veremeyecek bir hesabımız da yok, Allah’ın izniyle. Çünkü ne dediysek onu yaptık. Neye inanıyorsak da onu söyledik. Onun dışında hiçbir zaman biz öyle yalan dolan siyasetle... Bizim işimiz olmadı. 32 yıl oldu. 29 Ocak’ta otuz üçüncü yıl bitmiş olacak. Onun için Büyük Birlik Partisi, 33 yıllık bu serüven içinde siyasette tertemiz kalabilmiş partilerle ender partilerimizden bir tanesidir ve ender kadrolara sahiptir. İşte o kadrolar sizlersiniz. Bu anlamda hem ben, hem camiamız, hem de bütün milletimiz sizlerle gurur duymaktadır.
Şimdi bakıyoruz. PKK’nın, PKK uzantılarının bu söylemlerine Türkiye’de önceki dönemlerde uzun yıllar bakanlık yapmış, Meclis Başkanlığı yapmış, hâlâ şu anda siyasi parti olarak, grubu olarak Mecliste var olanlar da sahip çıkıyorlar. Akıl alır gibi değil. Yani Türkiye’nin ve Suriye hükümetinin terör örgütüne yönelik operasyonlarını utanmazca, hayasızca, ahlaksızca büyük bir iftira atarak Kürtlere yapılıyor diye lanse etmeye çalışıyorlar. Ne alakası var terör örgütünün Kürtlerle? Emperyalistlerin uşağı ve maşası bir terör örgütünden bahsediyoruz. Elbette müdahale edilecek. Ne yapılacak yani? Orada bir teröristten kurulup ikinci bir İsrail kurulup bir terör devleti kurulup hem bölgedeki kardeşlerimizin hem de Türkiye’nin başına bela olmasına müsaade mi edeceğiz? Etmeyeceğiz. Siz ne derseniz deyin terörün kökünü kazıyacağız ve aklını başına almayan terör sevicilerinin de kökünü…
Akıl alır gibi değil. Gerçekten akıl alır gibi değil. Yani Türkiye terörle mücadele ediyor. Suriye’de birlik istiyor, toprak bütünlüğü istiyor, iç barışı istiyor, huzur istiyor. Bunun için ağır bedeller ödüyor. Maddi manevi. Ama bizim içerimiz... İçimizdeki bazı gizli... Bugüne kadar kendini saklamış olan terör seviciler de çıkıyor. Tıpkı DEM Parti eş başkanı gibi Türkiye’ye yönelik iftiralarda bulunuyor. Onun için herkesin aklını başına alması lazım. Herkesin devletine, ülkesine, milletine sahip çıkması lazım. Ve kahraman ordumuzun, devletimizin, devletin varlığının kaim olması; ülkenin bütünlüğünün muhafazası; milletin kardeşliğinin ve birliğinin devam etmesi için ortaya koyduğu bu terörle mücadeleye hem sınır içinde, hem sınır dışında şartsız destek vermesi gerekiyor. “Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşıyım.” Bunu onurla söyleyen, gururla söyleyen, ay yıldızlı al bayrağın altında bir ve beraber yaşama iradesi ortaya koyan Kürt, Türkmen, Arap, Çerkez, Boşnak, Alevi, Sünni... Herkesin bunu söylemesi lazım. Anca öyle birlik olur, ancak öyle kardeşlik olur. Ve iç barış da öyle sağlanır, iç cephe de öyle güçlendirilir. Türkiye yerine terör örgütlerini savunanlarıyla iç cephe güçlendirilmez.
Onları da samimiyete davet ediyorum. Onlarda samimiyet yok ama biz yine söyleyelim. Eğer samimiyseniz, davanızda samimiyseniz, bu terör örgütünün uzantılarına söylüyorum. Bu işte eş başkanlara, sözde milletvekillerine söylüyorum. Eğer samimiyseniz kardeşim; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne kendinizi ait hissetmiyorsanız, bu devletin isminden rahatsızsanız, bu devletin bayrağından rahatsızsanız, bu devletin kimliğinden rahatsızsanız, bu devletin İstiklal Marşı’ndan rahatsızsanız, başka bir devlet ya da yapı özlemi çekiyorsanız ki; son hadiseler ve her buna benzer hadisede... Çünkü Türkiye’nin karşısında olanları savunuyorlar. SDG’yi mi savunuyorsunuz? Buyurun, sınırlar açık. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kimliğini, pasaportunu bırakın; defolun, nerede yaşamak istiyorsanız öyle yapın. Kendinizi hangi devlete ait hissediyorsanız, hangi yapıya yakın hissediyorsanız buyurun gidin; sınır açık. Sınırı hemen açarız sizin için, buyurun. Kimliğinizi, pasaportunuzu bırakın ve defolun gidin kardeşim. Kendinizi buraya ait hissetmiyorsanız, başka bir yere ait hissediyorsanız.
TERÖR VE TERÖRİSTLE MÜZAKERE OLMAZ, MÜCADELE OLUR
Kıymetli kardeşlerim, değerli dava arkadaşlarım; Büyük Birlik Partisi olarak dün nerede duruyorsak bugün de oradayız, yarın da oradayız. Büyük Birlik Partisi’nin en temel özelliklerinden bir tanesi ki bu, yapılan kamuoyu araştırmalarında da ortaya çıkıyor. Büyük Birlik Partisi’nin ilkeli duruşudur. Biz dün de “terörle, teröristle müzakere olmaz; mücadele olur” diyorduk. Bugün de “terör ve teröristle müzakere olmaz; mücadele olur” diyoruz. Her konuda olduğu gibi Türkiye için hayati derecede olan bu konuda da aynı duruşumuzu muhafaza ediyoruz ve elbette bundan sonra da muhafaza etmeye devam edeceğiz.
İRAN VE AMERİKA
Değerli dava arkadaşlarım, kıymetli belediye başkanlarımız, belediye meclis üyelerimiz... Tabii ki bizi yakından ilgilendiren dış gelişmelerden bir tanesi de İran’da yaşananlar. Biz tüm komşularımız için huzur isteriz, barış isteriz. Ama maalesef bir gerçekle de karşı karşıyayız ki o da çevremizde bulunan ülkelerin; Amerika Birleşik Devletleri’nin hegemonyası altına alamadığı, İsrail’le tutturamadığı ülkelerin hepsinde karışıklıklar meydana geldiğini görüyoruz. Bunun planlı bir proje olduğunu düşünüyoruz. Uzun yıllara dayalı projeler olduğunu düşünüyoruz. Ve içeride besledikleri casuslarıyla beraber, taraflarıyla beraber zamanı geldiğinde düğmeye basıyorlar ve işte bu ve buna benzer hadiseleri ortaya çıkarıyorlar.
Elbette ki İran’daki ekonomik gelişmeler, başka şartlar bunu tetiklemiştir. Ama bunun neticede planlayıcılarının ve uygulayıcılarının emperyalistler ve siyonistler olduğunu asla aklımızdan çıkarmamamız gerekir. İran’da yaşananlardan bize ne diyemeyiz. Tıpkı Suriye’de, Irak’ta yaşananlar; Filistin’de yaşananlar; hatta Ukrayna-Rusya Savaşı; işte Azerbaycan-Ermenistan Savaşı... Bütün bunlar nasıl bizi etkilemişse bu sürecin de bizi etkileyeceğinden hiç kimsenin şüphesi olmasın.
Onun için biz tüm komşu ülkelerimizde iç huzurun ve barışın tesis edilmesini arzu ediyoruz. Bir an önce İran’daki olayların suhuletle ermesini istiyoruz. Tabii burada biraz önce de söylediğim gibi vatandaşların haklı taleplerine de kulak verilmesi ve bunların da karşılanması gerektiğinin de altını çiziyoruz. Çünkü karşımızda bir haydut devlet var: Amerika Birleşik Devletleri. Uluslararası literatürde haydut devlet tanımı nedir? Dünya barışını tehdit eden ülkedir haydut devlet. Bugün Amerika Birleşik Devletleri, İsrail’le birlikte dünya barışını tehdit etmektedir. Onun için özellikle bu iki haydut devlete karşı dünyanın birlik olmasından, beraber hareket etmesinden başka bir çare yoktur.
Bugün Filistin’e olanlar, Venezuela’ya olanlar... Buna sessiz kalınırsa, birlik olunmazsa yarın İtalya’nın da başına gelebilir. Bugün Grönland’ı isteyen, Danimarka’dan Amerika vermediği için ilhak edeceğini açıklayan Amerika; yarın İtalya’dan Sicilya’yı da isteyebilir. Bunu da Akdeniz’de “Buna benim ihtiyacım var.” diyebilir. Gazze’de yüz binden fazla masum insanı soykırıma uğratan terörist İsrail’in katil başbakanı Netanyahu, yarın aynı soykırımı bölgedeki başka bir İslam ülkesine yönelik gerçekleştirebilir. Başka bir İslam toprağında gerçekleştirebilir. Onun için bizim, dünyanın geri kalan ülkelerinin ve milletlerinin birlik olmaktan başka çaresi yoktur. Neye karşı? Haydut ve terörist devletlere karşı. Karşımızda bir terörist devlet var: İsrail. Bir de haydut devlet var. Açıkça ifade ediyorum; bu da Amerika Birleşik Devletleri’dir. Biri emperyalizmin başını çekmektedir, birisi de siyonizmin. Onun için bizim mücadelemiz de işte teröristlere, terörist devletlere, emperyalistlere; yani siyonizme ve emperyalizme karşıdır.
GELİR DAĞILIMI ADALETSİZLİĞİ
Kıymetli kardeşlerim, kıymetli vatandaşlarım; son olarak Türkiye’nin gündeminde de olan ve özellikle vatandaşlarımızın önemli bir kısmını ilgilendiren bir maaş adaletsizliği konusu var. Bir gelir dağılımı adaletsizliği meselesi var. Biz, dedim ya, hep meseleye ilkesel olarak yaklaşıyoruz. Popülist bir politika da yapmıyoruz. Özellikle emeklilerimizle ilgili biz bugün değil, 2023 Temmuz’undan beri konuşuyoruz. 2023 Temmuz’undan beri, kimsenin konuşmadığı dönemde konuşuyoruz. Yaklaşık iki buçuk yıldır konuşuyoruz. Neden? Serüveni bir hatırlayalım, kısaca.
EMEKLİ MAAŞLARI
2023 Ocak ayına döneceksek, en düşük emekli maaşı 7 bin 500; en düşük kamu işçisi ve kamu memuru maaşı 11 bin liraydı. Süre içerisinde, 2023 seçimlerden önce hükümet kamu işçileriyle bir toplu sözleşme imzaladı. Ve en düşük kamu işçisi maaşı 21 bin liraya çıktı. Hatırlarsanız Nisan 2023; Nisan-Mayıs ayıdır. Bunun üzerine memur kesimimiz haklı olarak isyan etti. Dedi ki: “Nasıl oluyor? Ya ben 11 bin lira, efendim işte kamu işçisi 21 bin lira. Arada yüzde yüz fark var. Okul müdürü, müdür yardımcısı 15 bin lira alıyordu o zaman; ona hizmet eden 21 bin lira.” Haklı olarak bu isyana duyarsız kalmadı. Sayın Cumhurbaşkanımız dedi ki: “Seçimden sonra en düşük memur maaşı 22 bin lira olacak.” dedi. Ve yüzde 25 artış üstüne verilen 8 bin lira zamla en düşük memur maaşı 22 bin lira oldu. Emeklilere de yüzde 25 zam açıklandı, enflasyon oranında. Altı aylık enflasyon yüzde 25. Fakat bu zam kök maaşa yapıldığı için 7 bin 500 lira alsa da kök maaşı 5 bin, 5 bin 500, 6 bin lira olan emeklilerimizin maaşı yine 7 bin 500 lirada kaldı. Yani bir anda, altı ay içinde emekli maaşları memur ve kamu işçileri karşısında yüzde 30 değer kaybetti. Yani Ocak’ta en düşük emekli maaşı, en düşük kamu işçisi ve kamu memuru maaşının üçte ikisiyken; 11 bine 7 bin 500, hatta yüzde 65’i iken; Ocak 2023’te bir anda 7 bin 500’e 22 bin oldu. Yani üçte bir seviyesine düştü.
Bugün geldiğimiz noktada ne? 16 milyon emekliye verilen son artı zamla birlikte 20 bin. Tam üçte bir. Hâlbuki ne olması lazım? 2023 Ocak ayına göre üçte iki olması lazım. Yani en düşük emekli maaşının da o oranla düşündüğümüzde 40 bin lira olması lazım. Çünkü adalet olan bu. Adaletli bir dağıtım, adaletli bir maaş, adaletli bir ücret dengesinde 40 bin lira olması lazım. Hadi bu bütçe dengesi, ekonomik zorluklar ortaya konularak verilemiyor. Bari, en azından ne olması lazım? 30 bin lira olması lazım. Biz başından beri şunu söyledik. Büyük Birlik Partisi olarak emekli maaşlarındaki bu dengenin muhafaza edilmesi ve yeniden 2023 Ocak dengesine, yani üçte iki dengesine dönmesini ifade ettik. Bundan sonra da gerçekleşene kadar bunu söylemeye devam edeceğiz.
ASGARİ HANE GEÇİM TESPİT KOMİSYONU
Ama bir şey daha söyledik. O da nedir? 16 milyon emekliden bahsediliyor. Emeklilerin sayısı çok olduğu için bu artışın yapılamadığından bahsediliyor. Oysaki emeklilere kıyasla ettiğimizde işte üç buçuk milyon memur, altı yüz bin de kamu işçisi var. Bunun dört katı emeklilerin olduğu söyleniyor. Ne olursa olsun neticede emekli de yaşıyor, işçi de yaşıyor, memur da yaşıyor. Ve aynı ülkede yaşıyor. Aynı şehirde yaşıyor, aynı mahallede yaşıyor, aynı köyde yaşıyor. Aynı şartlarda yaşıyor. O hâlde ne yapmak lazım? En azından şunu yapmak lazım. İki yıldır söylüyoruz. Tıpkı Asgari Ücret Tespit Komisyonu gibi bir asgari hane geçim rakamı tespit edecek komisyonlar oluşturulsun. Bölgesel olarak. Bunlar tespit etsinler. Örneğin, efendim Siirt’te dört kişilik bir aile en az kaç lira geliri olursa hayatını devam ettirebilir? Ya da İzmir’de, Hatay’da, efendim Ankara’da, İstanbul’da... Farzımuhal, efendim Siirt’te 30 bin lirayla geçinebilir; İstanbul’da 40 bin lirayla geçinebilir. Ve evine diyelim tek emekli maaşı giriyor. Ya da tek asgari ücret giriyor. Evi de kira. İşte desteklenmesi gereken nedir? Budur. O komisyonun belirlediği rakamın altında geliri varsa o aradaki fark devlet tarafından kira yardımı ya da çocuk yardımı ya da okul yardımı olarak verilmelidir. Dolayısıyla vatandaş ezilmemelidir. Çünkü emekli var; kendi emekli, hanımı emekli; oturduğu ev kendinin, bir de farklı gelirleri var; kira geliri gibi. Ama bir emekli daha var; sadece emekli maaşı alıyor. 20 bin lira, en düşüğünden; evi de kira, başka geliri de yok. İşte bizim destek olmamız, sahip çıkmamız gereken şey bu. Aynı şey asgari ücretli için de geçerli.
KÜÇÜK ESNAF
Aynı şey küçük esnafımız ya da küçük çiftçimiz için de geçerli. Yani hane geliri yaşam standartlarının altında olan; bu komisyonun belirleyeceği rakamın altında olan bütün haneler desteklenmelidir. Yoksa bizim aileyi muhafaza etmemiz, aile kurumunu korumamız ve düşen doğurganlık oranlarını tekrar yükseltmemizin imkânı yoktur. Ancak aileyi desteklersek, çocuğu desteklersek; çocuğu, efendim, doğuran ve ondan sonra çocuğun bakımını neredeyse büyük oranda üstlenen anneyi desteklersek; çalışan kadınlarımızı desteklersek ancak bu terse giden, olumsuz yöne giden nesil üreme oranımızı tekrar büyüme noktasına döndürebiliriz.
ÇALIŞAN KADINLAR
Onun için ısrarla söylüyoruz. Çalışan kadınlarımızın, çocuklu kadınlarımızın çocuklarını bırakabilecekleri kreş imkânına mutlaka kavuşturulması gerekmektedir. Çalışan ve çocuklu olan kadınlarımız işe bir saat geç gitmeli ve bir saat erken çıkmalıdır. Artı, kim ne derse desin yine söylüyoruz. Bu ülkeye kadın hastaneleri ve kadın üniversiteleri şarttır. Büyük Birlik Partisi bir imkân eline geçirdiğinde ilk yapacağı işlerin başında da bu son söylediklerim; aile yapısıyla ilgili, çocuk doğumuyla ilgili ve kadın hastanesi ve kadın ııı üniversiteleriyle ilgili konular gelmektedir. Çünkü önce aile, önce ahlak, önce maneviyat.
MİLLÎ ŞUUR
Rize’de daha önce de söyledim. Bir kadın esnaf dükkânına girdik. “İşiniz nasıl?” dedim. “Elhamdülillah.” dedi. “İş bugün kötü olur, yarın iyi olur. Bugün iyi olur, yarın kötü olur. Ama siz bizim çocuklarımızı kurtarın.” dedi. “Biz çocuklarımızı kaybediyoruz.” dedi. “Gençlerimizi kaybediyoruz.” dedi. Orada dışarı çıktık, kapının önünde bir hanımefendi abla daha geldi. İşte Anadolu feraseti dediğimiz cümleyi kurdu. O cümleyle bitiriyorum, söylüyorum. Aynen şunu söyledi: “Evladım, din elden gitti; iman can çekişiyor.” dedi. Bak. Özetledi. Onun için birileri yıllarca bu ülkede din, iman, millî şuur elden gitsin diye çabaladılar. Bunda da maalesef başarılı oldular. Bugün biz din adına, iman adına, kültür adına, aile yapımız adına bir şey söylediğimizde acayip bir hücumla karşılaşıyoruz.
Ama yılmayacağız, biz yılmayacağız. Biz inancımızı da, kültürümüzü de, millî kimliğimizi de savunmaya devam edeceğiz. Aile yapımızı da savunmaya devam edeceğiz. Bizim aile yapımıza, inancımıza, kimliğimize savaş açanlarla da gerekirse aynı yöntemlerle savaşacağız. Hayasızla hayasız, ahlaksızla ahlaksız, teröristle terörist; vatan düşmanına da vatan düşmanı demeye devam edeceğiz. Evet, bu duygu ve düşüncelerle siz kıymetli belediye başkanlarımızı, belediye meclis üyelerimizi, il başkanlarımızı, ııı salonda bulunan tüm hazirunu; bizi takip eden vatandaşlarımızı bir kez daha sevgiyle, saygıyla, hürmetle, muhabbetle selamlıyor; toplantımızın hayırlara vesile olmasını Cenabıhak’tan niyaz ediyor ve tekrar hoş geldiniz, şeref verdiniz.